TABAKHANE MÜZESİ, GEÇMİŞ MEDENİYETLERİN İZİNDE…

Her zaman dolaştığın yollarda bir gün başka bir yola saparsın ve sonra o yol sana başka bir dünyanın kapılarını açar. Safranbolu’ya çok kez gitmiş, birçok sokağını gezmiş olmama rağmen Sarıtunç Tabakhane Müzesi’ni keşfetmiş oldum bu sayede.  Gerçi müze de açılalı çok olmamış yanlış hatırlamıyorsam, iki yıl önce açılmış.

Yola çıkan yoldaşını bulurmuş ya, sokakta ilerlerken müze cafe’nin sahibi İsmail Bey ile bize “hoş geldiniz” demesi ile tanışmış olduk, müzeye kadar hoş sohbet muhabbet eşlik ettik birbirimize. Kendisi de uzun zaman bu mesleği yapan İsmail Bey müzenin ve dericiliğin tarihçesi hakkında oldukça detaylı bilgi verdi bize. Detayları öğrenmek isteyen ziyaret etsin muhakkak. Yalnız zamanında deri üretiminin ne kadar zahmetli ve ne kadar önemli olduğu eminim sizin de ilginizi çekecek. Emeğin değerinin ne kadar büyük olduğuna daha yakından şahit olacaksınız. Tabakhane’nin alt kısmı müze üst kısmı cafe şeklinde planlanmış gerçi üst kattaki odalarda da tarihe tanıklık edeceğiniz eserler mevcut.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı IMG_20190716_223441_476.jpg

Yer Safranbolu olunca safranlı lokum ve safranlı kahve olmaz mı, safranlı kahvenin de tadına bakmış olduk bu sayede. Aile işletmesi olmanın verdiği samimiyet bana her zaman daha cazip geliyor olsa ve böylesini daha çok seviyor olsam da sanırım hem müze hem de cafe için daha fazla yatırım gerekecek. Ne yazık ki iyi ve güzel şeylerin bu devirde rekabet şansı az oluyor özellikle aile işletmesi mekânlar için. Umarım her şey Sarıtunç ailesinin hayal ettiği gibi olur ve aile yadigârı bu mesleği ve önemini müze şeklinde de olsa geleceğe aktarmaya devam ederler.

Nitekim bu tür yerleri ziyaret ettiğimizde genel kültürümüze çok şey kattığımız bir gerçek.  Mesela;

  • Hacca gidecek esnaf gelip parasını tabakhanede çalışanlar ile değiştiriyormuş, yaptıkları iş çok zor olduğundan onların aldığı paranın daha helal olduğu düşünülüyormuş. Şimdi hacca gidilen paraların nasıl kazanıldığını düşünsek aklımız, gönlümüz yerinden oynar sanırım. Neyse beni aşan mevzular bunlar !!! haddimi aşmayayım !!!
  • Tabahkane Cami’si ayrı olurmuş, gün boyu hatta yıl boyu işleri hep kötü kokular içinde olduğundan bu camiye dışarıdan kimse alınmazmış. Şimdi kimler nasıl nasıl kokular ile gidiyor camilere…
  • Tabakhane’de 30 yıl önce ölmüş bir elik postu vardı, (Karadeniz’de genellikle karacalar ya da yavru ceylanlar için kullanılmıyormuş elik ismi, dağ keçisi olarak da adlandırılıyormuş Anadolu’nun birçok yerinde) postu ellediğinizde sanki hala canlıymış gibi. Bu hayvanları öldürmek halk arasında büyük günah olarak kabul edilirmiş, insanın ve işlerinin başına dert açarmış.
  • Tabakhane esnafı devlete yük olmamak için kendi imkânları ile Avrupa’dan deri sanayisine ait makineleri getirmiş hem de savaşlar sırasında sonra Rusya’dan da mühendisler gelmiş ve fabrika kurulmuş. Ama işler istediği gibi olmamış, tutunamamış fabrika. Lakin bugün bile büyük bir girişim olarak nitelenecek bu çaba o insanların ne kadar alicenap olduklarının göstergelerinden biri sadece. Ya şimdi bizler devlet bize baksın, devlet bize maaş versin, az çalışalım çok kazanalım derdindeyiz sanki… değil miyiz yoksa… değilizdir umarım…

Şimdi insan sormadan edemiyor; o çalışkan, kültürlü ve medeni insanlar nerelere kayboldu da bizler böyle düşüncesiz, bencil, kendini ve işini beğenmiş insanlar haline geldik. Hangi devir daha medeni ben çözemedim. Onlar mı yoksa bizler mi medeniyiz…

HAYAT BEKLEMEZ, OTOSTOP FELSEFESİ

otostop, otostop felsefesi, hitchhiking

İşim gereği neredeyse her gün üniversiteye geliyorum. Sakarya Üniversitesi, Esentepe kampüsü adı da üzerinde olduğu gibi Serdivan Esentepe’de, Sapanca Gölü’ne nazır tepelerden birinde. Üniversiteye gelirken yol üzerinde çok sayıda öğrenci yurdu ve apart var. Özellikle üniversiteye 10-15 dakika yürüme mesafesinde. Uzun yıllardır yolum üzerinde otostop çeken öğrencileri alır ve kampüse birlikte gelirdik. Bir iyilik yapmanın verdiği huzur ve mutluluğun yanı sıra bir coğrafyacı olduğum için tek başına kullandığım benzini paylaşarak küresel sorumluluğuma da bir katkı yaptığımı düşünüyordum. Ayıca alınan bir hayır duasının kendim için istemesem bile çocuklarım için de bir katkısı olacağına inancım da ekstra bonus oluyordu benim için. Elbet yapılan bir iyilik ileride bir şekilde insanın karşına iyilik olarak çıkacaktır. “İyilik yap denize at balık bilmezse Halik bilir..” felsefesi yani… Neyse bunda bir yanlışlık da yok aslında…

Ancak bu yıl yukarıdaki nedenlerim ne kadar haklı ve geçerli olsa da olaylara bakışım biraz değişti. Öğrenciler henüz eğitim aşamasında ve yaşam deneyimleri de doğal olarak oldukça eksik. Özellikle modern zamanların ebeveyn ve hocaları olarak sürekli hazırcı bir sistemde yetiştirdiğimiz için de bırakın kendilerini geliştirmeleri için zorlama, zorlamalara gelmeyi olması gerekenler konusunda bile oldukça gönülsüz ve isteksizler. Genel itibari ile hep birilerinden anne, baba, hoca, arkadaş, belediye, devlet, şirket vs. vs. hep beklenti içindeler ama talep ettikleri şeyler için gerekli emek ve çabayı sarf etmekten kaçınıyor, kaçıyorlar. Dolayısı ile otostop mevzu da benim için kırılma noktalarından biri oldu.

Otostop felsefemi açıklayacak olursam eğer. Aslında otostop çeken arkadaşlar genelde diğerlerinden farklı olmayı ve risk almayı seven insanlar. Yani girişimciler. Hele ki küçük şehirlerde bu nitelik ve özellik pek de bulunmayacak bir özellik. Lakin kendi kaderlerini başkasının onları araca almasına bağlamamalarını, hedefe başkasını bekleyerek ulaşılmayacağını öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Kendi emek ve gayretleri ile elde edecekleri başarının kesinlikle çok daha önemli ve kalıcı olduğunu, kimseye (anne, baba, devlet, şirket vs. vs.) muhtaç olmadan hayatlarını devam ettirebilmeyi öğrenmeleri gerektiğine inanıyorum. Aksi takdirde sürekli beklenti içinde olan, bir kurtarıcı bekleyen ve şikâyet eden bir nesli kendi ellerimiz ile hatta onlara iyilik ettiğimizi düşünerek biz yetiştiriyoruz aslında. Üniversite yürüme 10-15 dakika mesafede, birini beklemek yerine (genelde daha fazla bekleniyordur) belki yarım saat önceden çıkıp rahat rahat ulaşmak (hem spor olmuş olur) öğrencinin kendine olan özgüveninin de arttıracağını düşünüyorum. Bazen özellikle yağmurlu, karlı havalarda vicdanım bu yaptığıma hiç elvermiyor olsa da doğal değil de beşeri yağmur, tipi ya da fırtınalara yakalandığımızda genelde yanımızda kimsenin olmadığı gerçeğini doğal yollarla öğrensinler istiyorum. Eğer yanlarında onlara destek olacak birileri varsa ne güzel lakin her insan kimseye muhtaç olmadan kendi ayakları üzerinde durabilmeyi öğrenmeli, düştüyse de yardım almadan yeniden ayağa kalkmayı bilmeli. İş’te otostop felsefemdeki değişikliğin temel nedeni; emek verilmeden kazanç elde edilmediği, edilenin de ya değeri olmadığı ya da bedeli olacağı gerçeğini mümkün olan en erken zamanda onlara öğretmek.

Sizi sevenlere dahi muhtaç olmamayı başardığınızda gerçekten başarılı gerçekten özgür olacaksanız. Değmez mi bu fedakarlığa…

AKIŞKAN MODERNİTE, ZYGMUNT BAUMAN

Yayınevi: Can Çeviri: Sinan Okan Çavuş

Bauman’ın bu kitabı modern zaman, mekân ve insanın ne kadar akışkan olduğunu gözler önüne seren, yaşadığımız ve yaşayacağımız olaylara ışık tutan ve ufuk açan bir eser. Modernitenin görünen güzel yüzü dışında yıkımlarının ve bedellerinin de ağır olduğunu özellikle anlamımız isteyen Bauman bunu çok sayıda örnekle bize ispatlamış aslında.

Bauman bu akışkan modernite çağında yaşadığımız karmaşa ve karışıklık hissini ve durumlarını salt kişisel olarak algılamamız gerektiğini bize fısıldarken kendimizi yetersiz, huzursuz ya da üzgün hissetmememiz gerektiğini de ortaya koymaktadır. Beş bölümden oluşan kitabın temel konuları kurtuluş, bireysellik, zaman/mekan, emek ve cemaat.

Bauman’a göre nereye gitmekte olduğumuza dair açık ve net küresel toplum, küresel ekonomi, küresel politika, küresel kanuni yetki alanı vs. için örnek bir model oluşturacak bir hedef görüşümüz yoktur. Karanlıkta el yordamı ile yol bulmaya çalıştığımızı ifade eden Bauman ne yapmalı sorusuna ek olarak kim yapmalı sorusunun da insanın, insanlığın daha da fazla kafasını karıştırdığını söylemektedir. Kabaca ifade ettiği ise akışkanlık koşulları altında her şey yapılabilir fakat yapılacak hiçbir şeyin kalıcılığı olamaz.

Mutluluğu mağaza raflarında arama dönemi geri dönüşün söz konusu olmadığı, sürekli olarak tek yönde ilerleyen bir atılımdan çok, bir kereye mahsus, doğası gereği ve kaçınılmaz olarak geçici bir sapma mıdır yoksa ileride de öyle mi olacaktır. Jurinin hala toplantıda olduğunu belirten Bauman artık karar verilmesini gerektiğini ifade ediyor yoksa kumanyalar tükendiğinden zorla geri çağrılma ihtimali de artmıştır diye de ekliyor bu yıldan tam 8 yıl önce.

ALTI ÇİZİLİ SATIRLARDAN…

Kalıcı olan şeylere tahammül edemez olduk. Can sıkıntısından nasıl meyve alacağımızı bilmiyoruz artık.

Sorunun özü şu, İnsan aklı, insan aklının yaptıklarına vakıf olabilir mi? Paul Valery

Akışkanlar çok kolay değiştirirler. “Akarlar”, “damlarlar”, “dökülürler”, “taşarlar”, “sızarlar”, “boşalırlar”, “püskürürler”, “süzülürler”… (düşününce hangimiz akışkan değiliz ki…)

Hiçbir kalıp yerine yenisi konmadan kırılmadı, eski kafeslerinden kurtulan insanlar, yeni düzenin kullanıma hazır hücrelerinden birini seçme durumunda bırakıldılar. Özgür bireyleri bekleyen görev, yeni elde ettikleri özgürlükleri ile kendilerine en uygun hücreyi bulmak ve orası için iyi ve gerekli görülen kurallar ile davranış biçimlerine sadık bir şekilde uygum sağlamaktı.

Bugün esas kar getiren şey, ürünün dayanıklılığı ya da güvenilirliği değil, baş döndüren dolaşım hızı, geri dönüşüm, eskime, çöpe atma ve yenileme döngüsünün kısalığıdır. Bin yıllık gelenek ilginç bir şekilde tersine dönmüş ve günümüzde günü büyük karlar ile kapatanlar dayanıklı olandan uzak durup geçici olana kucak açanlar olurken, ellerindeki dayanıksız, değersiz ve kısa ömürlü malları –her şeye rağmen- umutsuzca uzun ömürlü kılmaya ve onları uzun süre kullanmaya çabalayanlar yığının en altında kalmıştır.

Özgürlük çok yavaş ulaşılan bir hedef, özgürlüğe asıl ihtiyacı olanların ise bu hedefe ulaşmakta son derece gönülsüz.

Bizi özgür kılan hakikat genellikle duymak istemediğimiz hakikattir.

Yaşadığımız topluma ne oldu da kendini sorgulamayı bıraktı.

İnsan yapımı olup da insanın yıkamayacağı hiçbir şey yoktur.

Yurttaş ile kavgaya tutuşmuş birey…

Bireyselleşme artık kurumlaşmıştır ve kalıcıdır, bireyselleşmenin gündelik hayatımızdaki etkileri ile başa çıkma yollarına kafa yoranların öncelikle bu gerçeği kabullenmesi gerekir.

Düşünmeye ihtiyacımız olduğu için düşünürüz. Theodor Adorno

Özgür bireylerin payına düşenler öyle çelişkilerle doludur ki bunların içinden çıkmak bir yana neyin, ne olduğunu anlamak bile zor iştir.

Hafif kapitalizm yolcuları pilot kabininde kimsenin olmadığını ve üzerinde “otomatik pilot” yazan esrarengiz kara kutudan uçağın nereye uçtuğu, nereye ineceği hakkında bir şeyler öğrenmenin imkansız olduğunu dehşetle fark ediyorlar.

Tüketicinin sefaleti, seçeneklerin azlığından değil gereğinden fazla oluşundadır.

Kendinizi delirtmenin en garantili yolu başkalarının işine karışmak, aklınızı başınızda turmak ve mutlu olmanın yolu ise kendi işinize bakmaktır.

Size akıl vermesi ve yol göstermesi için örnekler aramak bağımlılıktır. Ne kadar çok yaparsanız ona o kadar çok ihtiyaç duyar ve peşinde olduğunuz “uyuşturucudan” her mahrum kalışınızda kendinizi daha mutsuz hissedersiniz. Örnekler ve hazır tarifler, yaşanıp sınanmadığı sürece çekici kalmayı sürdürürler. Fakat neredeyse tamamı, getirmeyi vaat ettikleri mutlu sona ulaşmadan sizi yarı yolda bırakır. İyi hayat reçeteleri ile iyi hayat araçlarının bir de “son kullanma tarihleri” bulunur.

Ekonomizm dinine mensuplarının tapınakları da alışveriş merkezleri… Alışveriş bir arınma ayinidir… Birlikte iken ayaktaydık bölündük alışverişteyiz..

Modern yaşam tradejisinin merkezine var olmanın dayanılmaz hafifliği yerleşti. (Milan Kundera’ya atfen)

Anındalık çağında “akıl tercihi” tatmin peşinde koşmak ama sonuçlarına katlanmaktan kaçmak, özellikle de bu sonuçların getirebileceği sorumluluklardan kaçmak demektir. Zamanda süreklilik bir nimet olmaktan çıkıp, külfete dönüşür..

İnsan içinde yaşadığı zamana babasından daha çok benzer. Guy Debord

“Bir şair için yazmak ardında “hep orada olan” bir şeyin saklandığı duvarı yıkmaktır. Aşikar olanı zaten herkesin bildiğini tekrar eden şair, düzmece şairdir.”  Milan Kundera

Kişi sadece şu anda yaşarsa anla birlikte gitmeyi kabul etmiş demektir. Juan Goytisolo

Yaratmak (ve keşfetmek) bir kuralı yıkmak demektir, kurala uymak sıradandır, bir özelliği yoktur, bir yaratı edimi değildir.

Kişinin yazgısı kaderi değildir. Temelde kaderin doğal ve kavranabilir bir kökeni vardır. Kişinin kaderini anlaması, onun yazgıdan farklı olduğunu bilmesi demektir. Ve kişinin kaderini anlaması, o kaderi ortaya çıkaran karmaşık nedenler ağını ve onun yazgıdan farklı olduğunu anlaması demektir. Bu dünyada bir iş görmek için kişinin, dünyanın nasıl çalıştığını bilmesi gerekir. (sanırım en müthiş tespitlerden biri)

Sosyologların işi seçimlerin her zaman özgür kalmasını sağlamak.. (hangimizin değil ki)

TED GİBİ KONUŞ

Dünyanın En İyi Beyinlerine Göre Topluluk Önünde Konuşmanın 9 Sırrı

Yazar: Carimine Gallo Yayın Evi: Aganta

Ted Gibi Konuş, Carmine Gallo, Aganta

Dünyanın en önde gelen markaların iletişim koçu, CNN ve CBS kanalarının eski ana haber sunucusu ve muhabiri olan Carmine Gallo aynı zamanda “Steve Jobs’un Sunum Sırları” kitabının da yazarı. Dolayısı ile işin mutfağından gelen biri için konuşmacıları gözlemlemek ve değerlendirmek zor olmasa gerek. İncelemeye aldığımız bu kitap en iyi TED (Teknoloji Eğlence Dizayn) konuşmacılarının başarı sırlarını araştırmaktadır.

Kitap “Fikirler Yirmi Birinci Yüzyılın En Geçer Akçesidir” bölümü ile başlıyor. İyi bir konuşmacı tarafından ortaya konan cesur bir fikirden daha ilham verici bir şey yoktur. Aslında Richard Saul Wurman TED konferansını 1984 yılında bir defalık bir etkinlik olarak planlamış ancak daha sonra 2001 yılında Chris Anderson konferansı satın alıp 2009’da Long Beach, Kaliforniya’ya taşımış. Daha sonra uluslararası ilgi gören bir platform haline gelmiş. Konferansın temel amacı “paylaşmaya değer fikirler” olarak özetlenebilir, “dünyanın ilgi uyandırıcı şekilde büyük fikirlere aç olduğu” düşüncesi de bu konferansların önemini ortaya koymaktadır. Oprah Winfrey “TED parlak insanların diğer parlak insanların fikirlerini paylaşmasını dinlemeye gittiği yerdir” şeklinde ifadesi de bu konferansların insanlar üzerinde etki bıraktığını göstermektedir.

Hoşlansak ya da hoşlanmasak da hepimizin satıcı olduğunun iddia edildiği kitabın bize vaat ettiği; kendimizi ve fikirlerimizi hayal ettiğimizden daha ikna edici bir biçimde nasıl satacağımızı öğrenmek. Kitabı bitirdikten sonra şunu söyleyebilirim ki insan kitapta anlatılan etkili sunum örnekleri ile nerede doğru nerelerde eksik, yanlış yaptığını görebiliyor

Aslında mevzu anlatılacak hikâyelerimizin olması ile başlıyor, eğer yaşamış olduğunuz ilgi çekici hikâyeler varsa bunu nasıl sunacağımızı bu kitap sayesinde rahatlıkla öğrenebiliriz. Elbette bol bol sunum ve deneyim şart. En etkili sunum yapan kişilerin (Steve Jobs mesela) günlerce, haftalarca sunum üzerinde çalıştığını ve ilk sunumlarında pek de etkili olmadıklarını okuduğumuzda güzel ve etkili sunumlar için sabırla ve azimle çalışmaya devam etmemiz gerektiği de ortada. İlk sunum, konuşmalarımızın kötü olması durumunda asla pes etmemiz gerektiği de. Eğer paylaşmaya değer bir fikriniz bir hayaliniz varsa onu daha iyi anlatmak için çalışmalı çok çalışmalıyız.

Peki en etkili sunumların temel özellikler nedir;

  1. Duygusaldır, yüreğe dokunur
  2. Yenidir, bize bir şey öğretir
  3. Akılda kalıcıdır, içeriği hiç unutmayacak yollar ile sunar

Kitabın ilerleyen bölümlerinde etkili bir konuşma yapmak için çok sayıda kural, öneri ve örnek şahıslar var kitabı okuyarak bu yöntemleri kolaylıkla öğrenebilirsiniz. Ben kitapta ilgimi çeken altı çizili satırlardan bazılarına yer vereceğim. Çünkü hepsi birer hayat dersi.

Altı çizili satılar…

“Bilim tutkunun tam anlamıyla bulaşıcı olduğunu gösteriyor. Kendinizden ilham almışsanız başkalarına ilham veremezsiniz.”

“Görünüş her şey değildir. İmaj güçlüdür ama aynı zamanda yüzeyseldir. İnsanlar hakkında ne düşündüğünüz altı saniyede değişebilir.” Moda mankeni Cameron Russel TEDx’te sunumda kıyafet değiştirerek bu durumu örneklendiriyor. Russel genetik piyangoyu kazanmış olunabileceğini lakin ekranlarda gördüğümüz neredeyse her şeyin kurgu olduğu, görünen kişilerin gerçek kişiler ya da kişilerin gerçekleri olmadığını çok güzel ifade ediyor.

İstek, sabır, sebat ve güven; başarıda bütün muhakeme güçlerinden daha büyük rol oynar. Motive olmuş ve enerji dolu hissederek her şeyin üstesinden gelebiliriz. Sıkılmış, huzursuz hissederek, zihinlerimiz kapanır ve artarak pasifleşiriz.

Neye tutkunuz var… Tutkunuzu bulun…

Starbucks kurucusu Howard Schultz  kahve konusunda “iş ve ev arasında üçüncü bir yer, çalışanlara saygıyla davranılan ve olağanüstü müşteri hizmetleri sunan bir yer kurmak” konusunda olduğu kadar tutkulu olmadığını söylemişti. Dolayısı ile kahve bahane muhabbet şahane fikri buradan doğmuş. Benim de böyle bir hayalim vardı, yapmışlar meğer ki 🙂

“İçimizi şenlendiren, teknoloji ile beşeri bilimlerin kesişimdir.” Steve Jobs

“Mutluluk derinden bir huzur ve memnuniyet duygusudur. Aslında doğru yere bakan herkes mutluluğu bulabilir. Otantik mutluluk sadece bilgelik, özgecilik ve merhametin uzun süreli geliştirilmesinden ve nefret, doyumsuzluk ve cehalet gibi zihinsel zehirlerin tamamen yok edilmesinden doğabilir”. Matthieu Richar (bilimsel olarak dünyanın en mutlu insanı)

“Harika bir kariyer sahip olmanın tek yolu Sevdiğimiz İşi Yapmaktır. Boşa harcanan yetenek, dayanamadığım israftır. Yaptıklarınıza tutkulu olun.”  Larry Smith (Ekonomi profesörü)

“Tutkunuzun peşinen gitmelisiniz. Sevdiğiniz şeyin ne olduğunu bulmalısınız, gerçekten kim olduğunuzu. Ve onu yapmak için cesaret göstermelisiniz. İnsanın ihtiyacı olan tek cesaretin kendi düşlerinin peşinden gitme cesareti olduğuna inanıyorum.” Oprah Winfrey

Yalnızca tutkular, büyük tutkular ruhu büyük şeylere terfi ettirebilir.” Denis Diderot (Fransız filozof)

Tutku varoluşun nüvesidir. Bir şeye tutkunuz varsa onu düşünmekten, ona göre davranmaktan ve başkaları ile onun hakkında konuşmaktan kendinizi alamazsınız.

Okullar yaratıcılığı öldürüyor. Ken Robinson (Eğitimci)

“Modern hayatın gürültü düzeyi bir kakofoniye dönüştükçe, gerçekten duyulabilecek anlamlı bir hikâye anlatma becerisine olan talep gitgide artmaktadır.” Peter Guber (Batman yapımcısı ve “Hikâyen Varsa Kazanırsın” kitabının yazarı)

Sağduyulu insanlar ilginç karakter oluşturmaz. Bizi yöneten ve kaderimizi saptayan kalptir. Kitaplarımdaki karakterler için ihtiyacım olan budur, tutkulu bir kalp. Soru sorup kuralları çiğneyen ve risk alan başına buyruklar, aykırılar, maceracılar, dışlanmışlar ve asiler.” Isabele Allende (Roman yazarı)

İnsanlar doğal kaşifelerdir. Çoğumuzun aramak, öğrenmek, keşfetmek için doymak bilmez bir arzusu vardır. Anlaşılan bu şekilde donanımlanmışız. Öğrenmek bağımlılık yapar, çünkü coşku doludur.

“Eğer ilkel insan meraklı olmasaydı, uzun zaman önce neslimiz tükenirdi. Çevrenin acımasızlığını yenmek için iki yol vardır. Daha güçlü olabilirsiniz ya da daha akıllı olabilirsiniz. Biz ikincisini seçtik.” John Medina (Moleküler Biyolog)

“İyi konuşmalar sizi bir geziye, bir yolculuğa çıkarır. Sizi yakalar ve ritmi algılarsınız, öylece akar ve inşa eder. Sonunda sizi hiç düşünmediğiniz fikirlere, kendinizi ya da işinizi yeniden keşfetmenizi sağlayan yerlere götürebilir” Charlie Rose (Muhabir)

KEŞİF BAĞIMLILARIYIZ… “Hayatta hepimizin aşacak fırtınaları ve yürüyecek kutupları var… Cesaretini TOPLA… Ben Saunders (Arktik Kaşifi)

Hayatta iletişim kurabilmelisiniz ve bu müthiş önemlidir. Okullar, bir dereceye kadar, bunu yeterince vurgulamaz. Eğer iletişim kuramaz ve başka insanlar ile konuşup fikirlerinizi iletemezseniz, potansiyelinizden vazgeçersiniz” Warren Buffet (Milyarder Yatırımcı)

“Olumsuz etkilerin sizi, kaderinizi yazmaktan alıkoymasına izin vermeyin. Kimileri size yeterince iyi olmadığınızı, ilginç özelliklere sahip olmadığınızı söyleyebilir. Hatta genellikle en kötü etiketler kendi üstümüze yapıştırdıklarımızdır. Unutmayın fikirler yirmi birinci yüzyılın geçer akçesidir. Fikirler hayatımızın yönünü ve dünyayı değiştirebilir. Hiçbir şeyin –olumsuz etkiler dahil- yolumuza çıkmasına izin vermeyin. Örneklere, tekniklere, tutkuya, alıştırma yapmaya ihtiyacınız var. Ayrıca cesarete ihtiyacınız var –tutkunuzu izlemek, fikirlerinizi basitçe ifade etmek ve içinizi şenlendirmek için. Size başarılar dilerim…” Carmine Gallo

TED’DE EN ÇOK İZLENEN KONUŞMALAR…

  • Okullar Yaratıcılığı Öldürür (Sir Ken Robinson)
  • Büyük Liderler Nasıl Harekete Geçirir ( Simon Sinek)
  • Bulunmaz Yaratıcı Dehanız (Elizabeth Gilbert)
  • Mutluluğun Şaşırtıcı Bilimi (Dan Gilbert)
  • İçedönüklerin Gücü (Susan Cain)
  • Başarının 8 Sırrı (Richart St. John)
  • Ölmeden Önce Nasıl Yaşamalı ( Steve Jobs)

KELİMELERİN SUİSTİMALİ 2

John Locke, Kelimelerin Suistimali

İlk bölümü okuduktan sonra bu bölümü okumanızı tavsiye ederim…

Birinci bölüm aslında kitabın giriş mahiyetindeki kısmı gerçi o bölümler de oldukça öğretici. Kitabın isimlendirilmesine neden olan mevzuları bu ikinci bölümde ayrı olarak belirtmek istedim. Kullandığımız kelimeleri ne denli özenle seçmemiz gerektiği ve özellikle zeki, kurnaz ve bilge olanların kelimeleri suistimal ederek nasıl doğruları yanlış, yanlışları doğru gösterebileceğini anlamak için güzel bir kitap. Hele ki 1704’yılında ölen John Locke’un bu kitabı asırlar önce, teknolojinin bugünkü gibi dünyayı sarıp sarmalamadığı bir dönemde yazmış olması üzerine söyleyecek söz yok zaten. Günümüzde bilginin avucumuzun içinde, gözlerimizin önümüzde olması doğru ve gerçek olduğunu asla ispat etmez. Locke yüzyıllar önce sorgulamış ve sorgulatmış. Umarım faydası olur zira ülkemizin de dünyamızın da bu tür sorgulamalara ihtiyacı var…

Buyurun kitaptan konu ile ilgili bazı alıntılar…

Kelimelerin anlamına verilen zarara okullarda öğretilen mantık ve bilim itibar kazandırmıştır.

Eğer bir insanın kullandığı kelimelerin inceliğine göre itibar sahibi olduğu kabul edilirse zeki bir insanın seslerin anlamlarını kurnazca değiştirmesi ve tartışmadaki diğer tarafı sessiz bırakması kaçınılmazdır. Tartışmalarda doğruyu savunan değil, son sözü söyleyen kazanır.

Kurnazlık çok gereksiz bir yetenektir ve bilgiye giden yolda zıt yönü takip etmektir.

Eski filozoflar da günümüzdeki bilge adamlar da kendilerine saygı duyulmasını isterler ve gerçekten bilgiye sahip olmak yerine cehaletlerini gizlemek için kelimeleri açıklanamaz hale getirirler. Anlaşılmadıkları için de diğer insanlar onlara hayranlık duyar.

Öğrenilmiş cehalet ve bilgiye aç insanları bile doğru bilgiden uzak tutma sanatı dünyaya yayıldı ve insanları bilgilendiriyormuş gibi görünmesine rağmen kafaları daha da karıştırdı.

Eğitimsiz insanlar siyah, beyaz gibi kelimeleri doğru anlasa da yeterince eğitimli ve kurnaz olan bazı filozoflar karın siyah, siyahın beyaz olduğunu kanıtlayabilirler. Bu şekilde konuşmanın, iletişimin, öğretimin ve toplumun araçlarını yok ederler. Kelimelerin anlamlarını bozarak zaten kusurlu olan dili daha da yararsız hale getirirler, eğitimsiz kesim de dilin saf halinden asla faydalanamaz. Bu insanlar karakterlerin de anlamlarını değiştirirler, bu da okuma yazma bilmeyen kesimin kapasitesini aşar.

Gerçekleri bilmek isteyen insanları boş konuşturmak, tartışmaların içine çekmek yerine kelimeler açıkça ve saptırılmadan kullanılsa bilgi edinmemize ve iletişim kurmamıza yarayan dil, gerçeklerin üstünü kapatmak, insanların haklarını gasp etmek, ahlakı ve dini anlamsızlaştırmak için kullanılamasa, daha iyi olmaz mı ?

Hayat gayet aşina olduğumuz bir terimdir. Birisine bu kelimeyi kullanırken ne demek istediğini sorsanız bunu hakaret olarak bile algılayabilir. Ancak tohumlanmamış bir bitkinin, kuluçka dönemindeki bir embriyonun ve baygın ve hareketsiz yatan bir insanın hayatı olup olmadığını sorguladığımızda konu karmaşıklaşır.

Bazen de insanlar karmaşık fikirlerini kolay ve hızlı ifade edemezler çünkü onlara uygun isim bulamazlar.

Akıcı konuşmanın akılla alakalı ve çok konuşanların çok bilgili olduğunu düşünen birisi de muhtemelen çok zeki değildir.

Filozofların kurnazlığı erdem gibi görülmektedir ama asıl yaptıkları şey tamamen kelimeleri üstü kapalı ve düzenbaz bir biçimde kullanıp insanları cehalete ve yanlışlara mahkum etmekten ibarettir.

Sonuç olarak kelimeleri çoğunlukla bilinen anlamı ile kullanmak ya da o kelimelerle ne ifade ettiğimizi güzel bir şekilde açıklamak gerekir. Yoksa kelimeler hepimizde o kadar çok farklı anlamlara geliyor ki iletişim felaketleri yaşanılması kaçınılmaz hele ki kelimeleri suiistimal etmeyi bilenler için bu iş meslek de haline gelmiş olabilir. Lütfen dikkat.