LYKKE, ŞANSLI PER

“Paylaştıkça azalmayan tek şey mutluluktur” ve “Dünyanın en mutlu insanlarının sırları” mottoları ile satışa sunulan LYKKE kitabı MEIK WIKING tarafından yazılmış, PEGASUS yayınları tarafından basılmış hafif, sade ve güzel bir kitap.

Ancak hayalini kurabileceğimiz bir dünyayı, bu dünyamızda yaşayanların olduğunu ve bunu onlarca yıllardır yaşadıklarını bilmek beni hiç mutlu etmese de yaşanabilir ve gerçekleştirilebilir olduğunu görmek ve bilmek de en azından bu hayalleri kuranların ütopyacı olmadığının ispatı olsa gerek. Aslında kitabı epey olmuştu okuyalı ancak geçen akşam 2018 Danimarka yapımı “Şanslı Per” filmini izleyince yeniden aklıma geldi. Filmin sonunda LYKKE yazısı dikkatimi çekene kadar filmin isminin neden Şanslı Per olduğunu sorgulama gereği duymamıştım. Sonra birden ışıklar yandı ve kitap geldi aklıma.

LYKKE aslında Danca’da mutluluk demekmiş. Filmi izlemek isteyenler için çok tüyo vermek istemiyorum, ancak ismi ile müsemma bir film değil, “Şanslı” ifadesi biraz ticari kaygı ile koyulmuş bir film ismi sanki lakin film kesinlikle güzel bir dram filmi. Muhtemelen izlemeye değer bulmayacak ya da sevmeyecek çok kişi de vardır, bu tarzı sevmiyorsanız hiç bulaşmayın. Aile, din, yaşam, insan, başarı, başarısızlık, zekâ,  hırs, kazanma, itaat, itaatsizlik, inanç, inançsızlık, sınav, kader, zorluklar, güzellikler, gel-git’ler vb. kavramlar üzerinden insanı, insan ilişkilerini ve yaşamın anlamını sorgulayan, sorgulatan en nihayetinde kaderin insanın kendi karakterinde gizli olduğu varsayımını ele alan bir film. Söz konusu güzel filmler ise seyirci olabilirsiniz.

LYKKE kitabına dönecek olursam yazarı MEIK WIKING’in onlarca yıldır Danimarka’da mutluluk enstitüsü ve benzer konularda yazılmış kitapları var.  Kitabın hemen başlangıç sayfaları bizi şok etmeye yetiyor, yazılanlar ilginç olduğundan değil yaşanmış ve yaşanıyor olmasından. Üniversitelerin ücretsiz olmasının yanı sıra her öğrenciye vergiler düşüldükten sonra her ay 590 £ veriliyormuş, sterlin olarak yazınca yine az etkiliyor, Türk Lirasına çevirince yaklaşık 4.600 TL. Elbette hayat Danimarka’da ucuz değildir de en azından öğrencilerin yaşam ve eğitim kaygısı yaşamaması başlı başına büyük mutluluk sebebi. Hemen peşinden gelen örnek ise yine hayli ilginç her şeyin saat gibi işlediği ifade edilen Danimarka’da trenler 5 dakika geç kalmış, başbakan tüm yolculara özür mektubu gönderdiği gibi yolculara kendi seçtikleri bir tasarım sandalye hediye edilmiş. Sadece yorum(sus). Çocukların ne kadar para kazandığınıza bakılmaksızın üniversiteye gidebilmesi ve küçük kızların başbakan olarak kendilerini hayal edebildiği huzurlu bir ülkenin Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan Dünya Mutluluk Raporları’nda dünyanın en mutlu ülkeleri arasında yer almasını yazar hiç şaşırtıcı bulmuyor, aslında bize de şaşırtıcı gelen bu değil, elbette ki yaşananlar. Hani derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz, öyle işte, onlar böyle.

Kitapta mutluluğun ölçülmesi, mutluluğun boyutları ilgili açıklamalardan sonra birlik olmanın, birlikte olmanın önemine vurgu yapan bir bölüm var. Ateşin ve yiyeceklerin insanları bir araya getirme kapasitesinin kültür ve coğrafi sınır tanımayan evrensel bir olgu olduğunu ifade eden yazar, yemekte yapılan konuşmaların yiyecek paylaşmanın, bedeni beslemenin çok ötesinde bir anlamı olduğunu söylüyor. Dostlukları beslediği, bağlarımızı ve topluluk hissini güçlendirdiği ve tüm bunların da mutluluğumuz için hayati öneme sahip olduğunu belirtiyor yazar.

Hem Mutluluk Araştırmaları Enstitüsü hem de Dünya Mutluluk Raporu’na göre; en mutlu ülkeler güçlü topluluk hislerine, en mutlu insanlar ihtiyaç duyduklarında güvenebilecekleri birine sahip olanlardır. Danimarkalıların mutluluk sırlarının da burada gizli olduğu ifade ediliyor. Dostları ve aileleri ile sık sık bir araya gelen ve düşmeleri halinde arkadaşlarının onları tutup kaldıracağına güvenen insanlar oldukları için. Öyle ki kimse olmasa bile devletin bireyin yanında olduğunu bilmek başlı başına büyük güç olsa gerek. Velhasıl düş’mekten, düş’ürmekten korkmayan için yaşam, yaşamak elbet keyifli olacaktır.

Kitap çok çeşitli örnekler ve öneriler ile mutluluğun hem bireysel hem de toplumsal olarak nasıl inşa edildiği ile ilgili güzel bölümlere sahip, merak eden için zaten okuyun demeye gerek yok o sebepten sözü daha fazla uzatmadan kitaptan birkaç güzel cümle daha paylaşıp kaçayım.

“Bir şehir zengin olduğunda değil, insanları mutlu olduğunda başarılıdır…”

“Nasıl kuşların uçmaya ihtiyacı varsa bizim de yürümeye ihtiyacımız var…”

“Kendinizi keşfedecek bir orman bulun. Acele etmeyin ve Instagram’da neyin güzel görüneceğini unutun…”

“Hayatın akışını kendisinin belirlediğini hissetmeyen hiçbir insan gerçekten mutlu olamaz…”

“Yazarın hayatının en büyük ayrıcalıklarından biri, dünyayı eviniz yapabilmeniz…”

“Ekonomik açıdan daha eşit ülkelerde “çoğu insana güvenilebileceği” konusunda hemfikir olanların yüzdesi daha yüksektir…”

Çok farklı değiliz sadece başlangıç noktalarımız farklı, hepsi bu…. Kulak verirsek asıl düşmanların eşitsizlik, haksızlık ve adaletsizlik olduğunu ve doğru yolun empatiden, güvenden ve dayanışmadan geçtiğini öğreniriz…

“Kalbim daha önce hiç atmadığı gibi atıyor, hayatım canlandı. Vermek büyük mutluluk…”

“Bizim dünyamızda daha fazla hayalpereste ve iş bitiriciye ihtiyacımız var. Daha fazla iyilik yaratıcısına, mutluluk kahramanına ve değişim şampiyonuna ihtiyacımız var…”

“UNUTMAYIN kötümser olmanın hiçbir anlamı yok… O saçmalık zaten hiçbir işe yaramıyor…”

DİP’SİZ İN’SAN…

Epey zaman oldu okuyalı, yazalı, anlatalı hatta sosyal medyada paylaşalı. Göl meselesi gündem olunca hatırladım yine. Birinci sınıf arkadaşlara ilk haftalarda bir ödev konusu vermiştim, coğrafi bir problem bulun ve çözüm önerisi geliştirin diye. Arkadaşlardan biri Sakarya Nehri, HES, Karayolu, Şehir Parkı’nın bir arada bulunduğu yerde bir fotoğraf çekmişti. Tam helal olsun ne güzel bir yer bulmuş diyecektim ki çözüm önerisine baktım “nehir yanlış yerde, nehir olmasa ulaşım daha kolay olurdu”. Önce garipsedim sonra gülümsedim. Hatta derste de örneklendirdim, dedim arkadaş haklı. Daha yeni gelmişti coğrafyaya, buraya kadar ne gördü ne yaşadı ki farklı düşünecekti. Tarım alanları, ormanlar, yeşil alanlar, sulak alanlar, nehir-deniz-göl kıyıları hep yanlış yerdeydi oralar imara açılmalı insan için değerlendirilmeli, değerlenmeli idi. Hep böyle yapmadı mı büyükler, öğrettiklerimiz hep masaldı sanki, anlatırken biz bile inanmadık ki. 

Başka bir zaman bir coğrafya öğretmeni arkadaşın veryansınını okudum sosyal medyada, coğrafyanın önemini anlatmak için “çocuk Amerika’yı Türkiye’nin komşusu sanıyor” yazmıştı. Dedim ki yine içimden (ki anlatıyorum da çok yerde) çocuk haklı, küreselleşmiş bir dünyada fiziki sınırlardan çok daha öte sınırlar, engeller, ilişkiler var. Her gün Trump ile Amerika ile yatıp kalkmadık mı, kalkmıyoruz mu? Her haberde Amerika yok mu? Komşumuz Irak, Suriye, İran, Ermenistan, Yunanistan lakin meselemiz nedense hep Amerika ile. Böyle bir durumda böyle bir ortamda komşumuz değil mi Amerika. Attığı her tweete tüm Türkiye olarak kilitlenmedik mi, ne olacak ekonomik halimiz diye. Kusura bakabilirsin hocam, çocuk haklı.

Şimdi coğrafya bölünsün diye taslak hazırlamış mühendisler… Toplum mühendisleri, eğitim mühendisleri, insan mühendisleri !!! Yeryüzünü, insanı, yeryüzü ve insan arasındaki dip’siz bağı anlamayan olabilir, anlaşılabilir, anlayabilirim lakin anlamadığını anlamayanı anlamam mümkün değil. Hangi mevki, hangi makam, hangi unvan, hangi meslek mensubu olursan ol bilmediğin konuda bir bilene danışmayı bilmiyorsan ve ahkâm kesip, uygulayıp, uygulatıyorsan yazık sana ne çok vebale giriyorsun bir bilsen. Şu üç günlük dünyada en gerçek şey ölüm aslında. Bak öldü bir göl daha, hem yalnız değildir ki hiçbir göl onunla birlikte kaç canlı birden ölür. Kim bilir kaç yaşamın katilisin ya da katili olacaksın.

Değer mi ! Değer miydi !

Üç kuruşluk makam, üç kuruşluk mal, üç günlük dünya için…

Ceylan Ertem, Efsunlu Dünya
İnsan alim, İnsan zalim….

BİR YAPRAK, BİR DÜNYA, BİR ŞARKI, BİR İNSAN…

Geçen hafta sonu köyümde bir hurma ağacının fotoğrafını çekerken rüzgarla öyle güzel dans ediyordu ki bu yaprak dikkatimi ve ilgimi çekti. Fotoğrafçılık adına güzel bir kare yakaladığım düşüncesi ile hemen o anı ölümsüzleştirmeye karar verdim ve tabi o akşam sosyal medyada da paylaştım.  Artık kışa, düşmeye hazırlanan bir yaprağın son ama en güzel demlerinden bir kare oldu benim için. Ki çokça yakını, dostu, arkadaşı aynı güzelliği toprakla paylaşmıştı. Sosyal medyada paylaştıktan sonra fotoğrafa biraz daha dikkatli bakınca aslında her yaprakta bir dünya olduğu düşüncesi sardı, sarmaladı beynimi. Yaprağın ortasından ana bir damar, dost doğru ve kararlı bir şekilde sona ulaşıyor. Bu dünyada doğumundan ölümüne hep doğru yolda dimdik duranları temsil ediyor benim için. Ama tek ve doğru yol bu mu? Her insanın bu şekilde yaşamını sürdürmesi mümkün mü? Elbette değil. Doğruları ve yanlışları ile günahları ve sevapları ile hepimiz insanız sonuçta. Ne geçmiş için ne gelecek için tasalanmaya gerek yok. Dursan da, yürüsen de, düş’sen de koşsan da yol senin, yol sensin. Mühim olan hangi sonu hedeflediğin. Yaprağa biraz daha detaylı bakınca ana damardan sayısız başka damarlar ve onlardan da yüzlerce, binlerce, milyonlarca başka başka, bambaşka küçük damarlar ayrılmış. Tabi gözle görebildiğimiz bunlar, belki mikroskop ya da gönül gözü ile bakabilsek çok başka şeyler de görebiliriz ki o enginlikte değiliz. O fark edişten sonra yaprak dünyayı, damarlarda yolu temsil etmeye başladı benim için. Tabi yoldan kasıt insan aslında. Her insanın bir yolu var bu dünyada. Ne de olsa hepimiz misafir, hepimiz yolcuyuz. Son aynı olsa da tek bir son yok aslında, bakarsan eğer yaprağa. Kimi küçük bir dere misali akarsuya kavuşunca huzur buluyor, kimi akarsu denize kimi ise ancak bir okyanusa kavuşunca. Kimi kendi küçük havzasında mutlu, kimine dünya havzası dar geliyor ve sonsuzluğa karışmak istiyor bir vakit, tez vakit. Düş’ünün ki bu yapraktan bir ağaçta bile yüzlerce, binlerce var. Yeryüzünde insan sayısı kadar çeşitlidir insan. Benzemez kimse ne sana ne bana, benzemez insan insana… Sezen Aksu’nun deyimiyle herkes “aykırı açan bir çiçek” aslında…

POSTMODERNLİĞİN DURUMU, DAVİD HARVEY

David Harvey, Postmoderliğin Durumu

Kitabın basım tarihi üzerinden 20 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen, kitabı satır satır okumakta büyük fayda var. Günümüz Türkiye’sini eski bir kitapta bulmak her zaman üzücü oluyor benim için. Bu kadar yazılmış eser, geçilmiş benzer yollar var iken neden insanlar ve ülkeler aynı hatalara düşer anlamakta zorlanıyor insan. Bir bakıma çok da zor değil aslında, biz insanlar yaşamadan öğrenemiyoruz maalesef.  Aslında kitabı 2004’te okumuş ve oldukça etkilenmiştim ve ara ara özellikle de zaman-mekân sıkışması bölümü için derslerde işlediğim de olmuştur. Lakin bir çalışma için bir kez daha ele aldığımda baştan sona okumam gerektiğini anladım ve o gün altını çizmediğim birçok satırın olduğunu fark ettim. Elbette bunda bir taraftan kendi kişisel gelişimimin etkisi olsa da diğer taraftan bu zaman zarfında ülkemizin geçirmiş olduğu evrelerin etkisi de çok fazla. Bugün yaşadığımız birçok mevzunun aslında gelişmiş ülkelerde 20-30 belki de 50 yıl önce yaşanmış olması ne hüzünlü bir tablo bizler için. Yaşanmışı, denenmişi ve sorunları ortada iken neden aynı hataları tekrarlayalım ki. Ama yaşam döngülerden ibaret değil mi; kişisel, ulusal, küresel… belki de bu döngülerin kırılma zamanı gelmiştir…

Kitapta altı çizili satırlar öyle çok ki (aslında çizili sayfalar çok) denk gelen birkaç satırı paylaşıyorum sadece.

“Baudelaire 1863’te yayınlanmış olan “Modern Hayatın Ressamı” başlıklı ufuk açıcı denemesinde şöyle diyordu: “Modernite anlık olandır, geçip gidendir, olumsal olandır; sanatın yarısıdır, öteki yarısı ise sonsuz olandır, değişmeyendir.” Harvey’de anlık olan ve geçip giden ile sonsuz olan ve değişmeyenin bu birlikteliği üzerinde büyük dikkatle durur.”

Jameson’a göre postmodernizm geç kapitalizm çağının kültürel mantığından başka bir şey değildir.

Çoğu modern yazar, modernitenin tek güvenilebilecek yanının güvensizliği olduğunu hatta “bütüncül kaos” yönünde bir eğilimi olduğunu kabul etmektedir.

Yüksek modernizm: Toplu konutlar… Charles Jencks modernizmin sonunun ve postmoderniteye geçişin sembolik tarihini Le Corbusier’in “modern yaşam makinesi”nin ödül kazanmış bir versiyonu olan St Louis’deki Pruitt-Igoe toplu konut bloklarının, içinde yaşayan düşük gelirli insanlar için oturulmaz bir çevre olduğu gerekçesi ile dinamitle havaya uçurulduğu 15 Temmuz 1972 günü saat 15.32 olarak verir.

Berman (1982) Öyle görünüyor ki, kentsel gelişme sürecinin kendisi, bir yandan çorak araziyi mamur bir fiziksel ve toplumsal mekana dönüştürürken bir yandan da müteahhittin kendi içindeki çorak araziyi yeniden yaratmaktadır. İşte gelişmenin trajedisi böyle işler.

Günümüzün manevi krizi Aydınlanma düşüncesinin bir krizidir. Çünkü aydınlanma gerçekten de insanın kendini “bireysel özgürlüğünün üstünü örten ortaçağ geleneğinden ve cemaatinden” özgürleştirmesine izin vermiş olabilir ama bu düşüncenin “Tanrısız bir benlik” iddiası, sonunda kendi kendini yadsıyacaktı, çünkü bir araç olan akıl, Tanrı’nın yokluğunda herhangi bir ruhsal ya da ahlaki amaçtan yoksun kalacaktı. Şayet tensel arzu ve iktidar “aklın ışığını gereksinmeksizin keşfedilebilecek yegane değerler” ise, o zaman akıl başkalarına boyun eğdirmek için basit bir araç haline gelmek zorunda kalırdı. (Rocco Buttiglione-Teolog) Postmodern teolojik proje aklın kudretini terk etmeksizin, Tanrı’nın hakikatini yeniden ileri sürmektir.

Postmodernizmin her tür üst anlatıya (Marksizm, Freudculuk, Aydınlanma vs.) karşı muhalefeti, hep susturulmuş olan “başka seslere” ve “başka dünyalara” (kadınlara, eşcinsellere, siyahlara, sömürülmüş halklara vs.) gösterdiği yakın ilgi nedeni ile devrimci bir potansiyeli var mıdır? Yoksa modernizmin ticarileştirilmiş ve evcilleştirilmiş bir versiyonu mudur?

Postmodern düşüncenin en özgürleştirici ve dolayısı ile en cazip yanı; “ötekilik” konusundaki duyarlılığıdır. Özellikle Huyssens (1984) başkaları (sömürgeleştirilmiş halklar, siyahlar ve azınlıklar, dinsel gruplar, kadınlar, işçi sınıfı) adına tekelleştirilmiş bir sesle konuşma cüretini gösteren aydınlanmış bir modernitenin emperyalizmini yerden yere vurur. Huyssens postmodernizmin farklılık ve ötekiliği anlamaya yönelik açılımının ve bir dizi yeni toplumsal hareket (kadınlar, eşcinseller, siyahlar, ekolojistler, bölgesel özerklik savunucuları vb.) açısından taşıdığı özgürleştirici potansiyelin altını çizer. Tuhaf bir şekilde, bu tür hareketlerin çoğu “haleti ruhiye”nin değişmesine kesinlikle bir katkıları olsa da postmodernist düşüncelere pek az kulak vermişlerdir. Bazı feministler ise postmodernizme düşmandır. (Özellikle sanatta kadın bedenini fazlası ile kullanmış olmalarından dolayı)

Eğer mimariyi bir dil olarak algılıyorsak, Barhes’in (1975:92) vurguladığı “kent bir söylem, bu söylem de gerçek bir dil” ise o zaman söylenmekte olana çok dikkat etmeliyiz, hele bu mesajları genellikle kent hayatının dikkatimizi dağıtan bütün öteki çeşitli unsurlarının arasında aldığımız düşünülürse.

Zenginlerin tüketime ayırdığı dolalarların peşine düşüldüğünden, kent tasarımında ürün farklılaşması çok daha büyük önem kazanmıştır. Farklılaşmış zevkler ve estetik tercihler alanına yönelmekle mimarlar ve kent tasarımcıları sermaye birikiminin çok etkili bir veçhesini yeniden vurgulamış oluyor. Bu Bourdieu’nün (1977; 1984) “sembolik sermaye” adını verdiği şeyin üretimi ve tüketimidir. Bu sermaye, “sahibinin zevkinin ve toplumda ne derecede sivrilmiş olduğunun kanıtı olabilecek lüks mallar koleksiyonu” olarak tanımlanabilir. Her tür statü sembolünün elde edilmesi yoluyla toplumsal farklılıkları ifade etmek, çok uzun zamandan beri kentsel yaşamın temel veçhelerinden biri olmuştur. (HARVEY, 1999; 101)

Jenks’e göre, hepimiz zihnimizde, başka yerlerde yaşadığımız (çoğunlukla turistik) deneyimlerden, sinemadan, televizyondan, sergilerden, turizm broşürlerinden, popüler dergilerden vb. edinilmiş bilgilerden oluşan “hayali müze” ile dolaşırız. Bunların hepsinin aynı anda olması kaçınılmazdır. Üstelik bunun böyle olması da hem heyecan veriri hem sağlıklıdır. “Eğer farklı çağlarda ve kültürlerde yaşama olanağımız varsa neden kendimizi şimdiki zamanla, yaşanan yerle sınırlamalı ? Eklektizm, seçim şansı olan bir kültürün doğal evrimidir.”

“Modernitede güvenilecek tek şey güvensizliktir” Kapitaistler bu durumu özellikle ve bilinçli olarak yaratırlar ki emek, sermaye kontrolü hep ellerinde olsun. Kapitalizm tekonolojik bakımdan kaçınılmaz olarak dinamiktir ama yenilikliçi girişimcinin efsaneleştirilmiş yetenekleri sayesinde değil, rekabetin zorlayıcı yasaları ve kapitalizme içkin olan sınıf mücadelesinin koşulları dolayısıyla. Ne var ki sürekli yeniliklerin yeniliklerin sonucu, geçmiş yatırımların ve emek vasıflarının değersizleşmesi hatta yok edilmesidir. Yaratıcı yıkma, bizatihi sermayenin dolaşımı süreci içindedir. Yenilik istikarsızlığı, güvencesizliği keskinleştirir ve sonunda kapitalizmi dönemsel kriz nöbetlerine iten başlıca güç olur.

TABAKHANE MÜZESİ, GEÇMİŞ MEDENİYETLERİN İZİNDE…

Her zaman dolaştığın yollarda bir gün başka bir yola saparsın ve sonra o yol sana başka bir dünyanın kapılarını açar. Safranbolu’ya çok kez gitmiş, birçok sokağını gezmiş olmama rağmen Sarıtunç Tabakhane Müzesi’ni keşfetmiş oldum bu sayede.  Gerçi müze de açılalı çok olmamış yanlış hatırlamıyorsam, iki yıl önce açılmış.

Yola çıkan yoldaşını bulurmuş ya, sokakta ilerlerken müze cafe’nin sahibi İsmail Bey ile bize “hoş geldiniz” demesi ile tanışmış olduk, müzeye kadar hoş sohbet muhabbet eşlik ettik birbirimize. Kendisi de uzun zaman bu mesleği yapan İsmail Bey müzenin ve dericiliğin tarihçesi hakkında oldukça detaylı bilgi verdi bize. Detayları öğrenmek isteyen ziyaret etsin muhakkak. Yalnız zamanında deri üretiminin ne kadar zahmetli ve ne kadar önemli olduğu eminim sizin de ilginizi çekecek. Emeğin değerinin ne kadar büyük olduğuna daha yakından şahit olacaksınız. Tabakhane’nin alt kısmı müze üst kısmı cafe şeklinde planlanmış gerçi üst kattaki odalarda da tarihe tanıklık edeceğiniz eserler mevcut.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı IMG_20190716_223441_476.jpg

Yer Safranbolu olunca safranlı lokum ve safranlı kahve olmaz mı, safranlı kahvenin de tadına bakmış olduk bu sayede. Aile işletmesi olmanın verdiği samimiyet bana her zaman daha cazip geliyor olsa ve böylesini daha çok seviyor olsam da sanırım hem müze hem de cafe için daha fazla yatırım gerekecek. Ne yazık ki iyi ve güzel şeylerin bu devirde rekabet şansı az oluyor özellikle aile işletmesi mekânlar için. Umarım her şey Sarıtunç ailesinin hayal ettiği gibi olur ve aile yadigârı bu mesleği ve önemini müze şeklinde de olsa geleceğe aktarmaya devam ederler.

Nitekim bu tür yerleri ziyaret ettiğimizde genel kültürümüze çok şey kattığımız bir gerçek.  Mesela;

  • Hacca gidecek esnaf gelip parasını tabakhanede çalışanlar ile değiştiriyormuş, yaptıkları iş çok zor olduğundan onların aldığı paranın daha helal olduğu düşünülüyormuş. Şimdi hacca gidilen paraların nasıl kazanıldığını düşünsek aklımız, gönlümüz yerinden oynar sanırım. Neyse beni aşan mevzular bunlar !!! haddimi aşmayayım !!!
  • Tabahkane Cami’si ayrı olurmuş, gün boyu hatta yıl boyu işleri hep kötü kokular içinde olduğundan bu camiye dışarıdan kimse alınmazmış. Şimdi kimler nasıl nasıl kokular ile gidiyor camilere…
  • Tabakhane’de 30 yıl önce ölmüş bir elik postu vardı, (Karadeniz’de genellikle karacalar ya da yavru ceylanlar için kullanılmıyormuş elik ismi, dağ keçisi olarak da adlandırılıyormuş Anadolu’nun birçok yerinde) postu ellediğinizde sanki hala canlıymış gibi. Bu hayvanları öldürmek halk arasında büyük günah olarak kabul edilirmiş, insanın ve işlerinin başına dert açarmış.
  • Tabakhane esnafı devlete yük olmamak için kendi imkânları ile Avrupa’dan deri sanayisine ait makineleri getirmiş hem de savaşlar sırasında sonra Rusya’dan da mühendisler gelmiş ve fabrika kurulmuş. Ama işler istediği gibi olmamış, tutunamamış fabrika. Lakin bugün bile büyük bir girişim olarak nitelenecek bu çaba o insanların ne kadar alicenap olduklarının göstergelerinden biri sadece. Ya şimdi bizler devlet bize baksın, devlet bize maaş versin, az çalışalım çok kazanalım derdindeyiz sanki… değil miyiz yoksa… değilizdir umarım…

Şimdi insan sormadan edemiyor; o çalışkan, kültürlü ve medeni insanlar nerelere kayboldu da bizler böyle düşüncesiz, bencil, kendini ve işini beğenmiş insanlar haline geldik. Hangi devir daha medeni ben çözemedim. Onlar mı yoksa bizler mi medeniyiz…