Reklamlar

Francis Fukuyama Uluslararası Siyaset Ekonomisi profesörüdür ve John Hopkins Üniversitesi İleri Çalışmalar Okulu Uluslararası Kalkınma programının yöneticisidir. Çoğunlukla uluslararası siyaset ve ekonomik kalkınma konuları üzerine yazılar yazmıştır. Ayrıca ‘’Tarihin Sonu ve Son İnsan’’ kitabının da yazarıdır. ‘’Devlet İnşası’’ adlı kitapta Fukuyama’nın yanı sıra ABD dış politika ve Ortadoğu uzmanı akademisyenlerin görüşleri de yer almaktadır.

Kitap dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde devletlerin gücü, gerçekleştirmek istedikleri programlar gibi hedefler üzerinde durmaktadır. Yazar kitabın ilk sayfalarında, ‘’ Modern politikaların görevi devletin gücünü ehlileştirmek, devletin faaliyetlerini, ona hizmet eden insanlarca meşru görülen amaçlar doğrultusunda sürdürmek ve güç kullanımını yasal çerçeveye uydurmaktır” (Fukuyama, 2005) derken aslında modern devletlerin evrensellikten uzak olduğunu söylemeye çalışmıştır. Modern devletler sömürgeci olmakla bilinirler. İkinci dünya savaşı bitimiyle birlikte sömürgecilik sona erdi ve dünyada devlet inşası sürecini başlattı. Yirminci yüzyılın ilk üççeyreği boyunca devletin boyutu, işlevleri, faaliyetleri genişlemiştir. Kurumlara duyulan ihtiyaç ve başarı şansı yirminci yüzyılın sonlarına doğru tüketim gücü gittikçe artmaya başladı. Başlangıçta ABD ve birçok ülkede ülke gelirinin tüketim miktarı %10 geçmiyordu, ancak 1980’lı yıllara gelindiğinde bu miktar hızlı bir artış göstererek %50’ye (Sosyalist demokratik ülke olan İsviçre’de %70) ulaştı. Bu büyümeler verimsizliğe ve beklenmedik sonuçlara yok açarak devletleri çöküş hazırlığına sokmaya başlamıştır. Devletler bu bütçe büyümesiyle vergileri ve borçları da çoğaltmışlardır. Yazar GSYH’den alınan payın yüksekliği kötü sonuçlar doğurdu ve ülkelerin küçülmek zorunda olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

Devletin kalkınmadaki rolünü analiz etmeye şu soruyu sorarak başlıyorum: Birleşik devletler güçlü bir devlete mi, yoksa zayıf bir devlete mi sahip? (Fukuyama, 2005: 29) Aslında kurumsal yapılar devleti yönetenlerin yetkilerini sınırlandıracak şekilde düzenlemişlerdir ama Amerikan devletinin çok güçlü olduğu başka bir alan var, devlet zorlaması yani eline silah verilmiş insanlar eşliğinde kanunlara uyulmasını sağlayacak yetkililer.

Devletlerin faaliyetleri ve gücü konusunda 4 parçaya bölünmüş bir grafik bulunmaktadır. Fukuyama bu grafikte devlet faaliyetinin az kurum gücünün fazla olduğu 1. çeyrek kısmının ekonomistlere göre en verimli bölge olduğunu belirtmiştir, bu bölgede gelişmiş ülkeler örneğin ABD vardır.  Faaliyetin fazla ama kurum gücünün az olduğu 4. çeyrekte olan devletlerin, hakkıyla yerine getiremeyeceği iddialı faaliyetleri yapma eylemine girmeye çalışan ülkeler olduğunu ifade etmiştir. Bu 4. çeyreğe gelişmekte olan ülkeler dâhil olmaktadır, Türkiye ve Brezilya bu çeyrekteki ülkelere verilen örneklerdir.

Devlet olmanın söz etmemiz gereken dört boyutu vardır: örgütsel planlama ve yönetim, siyasal sistemin planlanması, meşruluğun temelleri ve kültürel ve yapısal unsurlar. Örgütsel planlama ve yönetim, özel sektör olduğunda yönetim çalışmaları kamu sektörü olduğu zaman uzmanlık gerektiren insanların itibar kazanmak için ve gönülden uğraş verdikleri kurumsal bütündür. Siyasal sistemin planlanması, adı üstünde siyasal sistemin parlamenter mi başkanlık mı olduğu ekonominin nasıl kalkındığı hakkında çalışmalar sonucunda oluşur. Meşruluğun temelleri Fukuyama’nın anlatmak istediği kurumların bir arada düzgün bir şekilde işlemekle kalmayıp bunları oluşturan toplumda meşru olduğunu kabul ettirmelidir. İyi devlet kurumları şeffaf olan kurumlardır. Verdiği hizmeti tüm şeffaflığı ile sunmaktır. Kültürel ve Yapısal Unsurlar, bu konu siyaset bilimini kapsar. Kuralları, değerleri ve kültürü etkiler. Kültürel değerler eğitim farklı toplumsal ilişkilerle şekillenir. Kurumlar ve kurumsal reformlara yönelik talebin yetersiz olması, yoksul ülkelerdeki kurumsal gelişimin önündeki tek ciddi engeldir. Bu çeşit bir talep, genellikle krizlerin ya da reformlara kestirme bir yol sunan olağanüstü koşulların bir ürünü olarak ortaya çıkar. Güçlü iç talebin yokluğunda, kurumsal talep dışarıdan yaratılmalıdır. Bunun iki kaynağı olabilir. Birincisi, yapısal düzenlemelere, programlara ve dış yardım kuruluşları, borç verenler ve bağışçılar tarafından uygun görülen projelere bağlı olan çeşitli şartları içerir. İkincisi, başarısız, çökmüş ya da işgal edilmiş ülkeler üzerinde örtük egemenlik iddia eden yabancı otoritelerin doğrudan uyguladıkları siyasal nüfuzdur. (Fukuyama, 2005: 63)

İkinci bölüm Zayıf Devletler ve Kamu Yönetiminin Kara Deliği. Yazar bu bölümde, devletlerin yönetiminin nasıl olduğu ne gibi zorluklarının olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Kamu görevlileri rüşvet, bağış vb. gibi durumlarla karşı karşıya kalıp bunları çıkarlarına kullanabilirler ve bu nedenle özel sektör yatırımları üretken girişimcilikten çok rant elde etmek için uğraşan bir yığın çöplüğe dönüşür. Tüm bunlara rağmen kurumlar için en iyi yönetim şeklinin ne olduğunu söylemek çok zordur ve bu üç sebebe dayanmaktadır:

Birincisi örgütlerin, kurumların hedefleri çoğu zaman net değil veyahut çelişki içindedir. İkincisi, kamu idarelerinde resmi olarak kontrol altına alınması, çalışma alanı genişliği, maliyetli olması ya da başka sebeplerden dolayı pek mümkün değildir. Bundan dolayı bazen kurumların gayri resmi davranmaları kaçınılmazdır. Üçüncüsü, verilen kararlar kurumların iç ve dış etkenlerden dolayı problem haline gelebilir bu da kurumlar içinde problem çıkmasına yol açabilir. Yine de kavramsal sorun, kamu idaresinde takdir hakkının uygunluk düzeyi için genelleşmiş bir model sunabilecek bir kuram olmamasından ibarettir. Aynı takdir hakkı düzeyi bir toplumda iyi sonuç verirken diğerlerinde vermeyebilir; aynı toplum içinde bir dönem işlevsel olabilirken başka bir dönem olmayabilir. (Fukuyama, 2005; 108)

Örneğin gelişmemiş bir ülkede bir buhran döneminde verilen bir karar halka ufak nakit yardımları olarak iyi sonuç verebilir ama gelişmiş bir toplum ufak nakit yardımlarından hoşnut olmaz. Çünkü ihtiyacı olan nakit yardımı değil buhranın son bulması için gerekli adımlardır. Bu nedenle bir karar bir toplumda iyi karşılansa bile başka bir toplum onu net bir şekilde reddedebilir. Yazar bir örnek vererek, toplumsal hizmet reformlarını ve personel sistemlerini ele almış, adam kayırmanın sona erdirilmesi, Britanya ve Birleşik Devletler gibi gelişmiş ülkelerde, idari kapasite oluşturmanın anahtarı oldu ve Peel Reformlarıyla Hatch Kanunu gibi önemli reformlar sayesinde gerçekleşmiştir. Gelişmekte olan ülkelerdeki kamu bürokrasileri, adam kayırma ve yolsuzlukla içinden çıkılmayacak derecede bozulmuştur. Bunların, ‘modern’ sivil adam kayırma sistemlerinin olgunlaştırılması vasıtasıyla ortadan kaldırılması, kurumsal reformun ana hedefidir. (Fukuyama, 2005; 121)

Bana göre bu örnek bizim ülkemize de uyuyor. Gelişmekte olan bir ülke olarak adam kayırmada en üstte olan ülkeler arasında olduğumuzu düşünüyorum. İşini hakkıyla yapacak birisi varken küçümsenerek ya da bir tanıdık almak için işin işleyişi aksıyor, bozuluyor. Buna rantı da ekleyebiliriz. İhale işi daha ucuz ve maliyetsiz yapacak firma yerine sırf kendi tarafında diye yakın firmaya veriliyor bunun sonucunda devletin kasasından milyonlarca lira heba olabiliyor. Bu durumlar ülkelerin bürokrasilerini ciddi derecede bozmuştur. Amerika’da bunu göremiyoruz örneğin başkanlar değişse bile uyguladıkları politika genelde aynı oluyor. Mesela kim gelirse gelsin sömürüden vazgeçmiyorlar.

Bundan önceki bölümlerde devletlerin geri kalmasının sebeplerini kurumların tercihleri olarak iç etkenler olarak değerlendirildi. Ülkelerin geri kalmalarının tek sebebi bu durumlar değildir. Geri kalmanın nedenleri arasında yönetimin de büyük etkisi vardır. Soğuk savaştan sonra zayıf ülkeler uluslararası düzen için tehdit içeren bir duruma gelmiştir. Bu tarz devletler insan haklarını pek tanımaz, bu ülkelerden göçler olur ve en önemlisi teröristler bu ülkelere konuşlanırlar. Kısacası zayıf ülkeler gelişmiş ülkeler için bir tehdittir. Kitle imha silahlarının radikal İslamcıların eline geçme ihtimali ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde panik yarattı. Bu panik zayıf ülkelere girerek ‘işgal ederek’ o ülkelerin yönetim şeklini değiştirmek için bir hareket yapmalarına yol açtı. Amerika kendine tehdit olabilecek olan hükümete karşılık hoşgörülü ve ileri görüşlü olarak lanse ettiği başka bir hükümet getirerek ülkeleri kendine bir nevi sömürge haline getirmeye başladı. Bunlara Afganistan’ı Irak’ı yazabiliriz.

Ulus oluşturmanın üç aşaması vardır. Birincisi çatışmadan, savaştan sonra temelden düzenlemeye giden ülkelerde devlet yetisini yeniden kazanmak için dış güçlerin yardımları ile istikrar sağlanmaya çalışmak. Çökmüş olan devlet dış güçler yardımıyla ayağa kalkma eğilimde olursa ikinci aşama devreye girer. Dış güç müdahalesinin bitmesinden sonra kendini idare edecek devlet kurumlarını yapılandırmaktır. Üçüncü aşamada ikinci aşamadan pek farklı sayılmaz üçüncü aşamada bu zayıf devletlerin güçlenme aşamasıdır. Bu aşama sonlarında ise bence dış güçler dediğimiz yardım eden devletler, yardım ettiği devleti sömürgesi haline getirmek için bu hamleleri yapıyor. Bir şekilde yardım ağı adı altında kendilerine sömürge yaratıyorlar.

Uluslararası sistemde, devlet olma, çeşitli nedenlerle saldırıya uğramıştır ve fiilen aşındırılmıştır. Devletler, az gelişmiş dünyanın her köşesinde zayıftır ve Soğuk Savaş’ın sonu, Avrupa’dan Güney Asya’ya kadar bir dolu başarısız ve sorunlu devletin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu zayıf devletler, uluslararası düzen için tehdit oluşturmaktadırlar, çünkü ciddi insan hakları ihlallerinin ve çatışmaların kaynağıdırlar. Ayrıca, gelişmiş dünyaya etki edebilen yeni tür bir terörün potansiyel yaşama alanı haline gelmişlerdir. Bu devletleri, çeşitli ulus oluşturma şekilleri vasıtasıyla güçlendirmek, uluslararası güvenlik açısından hayati bir görev halini almıştır fakat pek az sayıdaki gelişmiş ülke bu görevin üstesinden gelmiştir. Dolayısıyla, devlet inşasını gerçekleştirmenin daha iyi öğrenilmesi, geleceğin dünya düzeni açısından esastır. (Fukuyama,2005; 160)

Bu bilgiler ışığında, demokrasinin, eşitliğin, refahın, insana verilen değeri her ülkenin kendisinin sağlaması gerektiğini düşünüyorum. Amerika gibi bazı ülkelerin, başka devletlerin iç meselelerine kimseye sormadan bodoslama girip kendisini dünyanın efendileri gibi hissettiğinin farkındayım. Dünya düzeni sömürmek ile himaye ile olacak bir şey değildir. Devlet sömürgenin üstüne inşa edilmez. Devlet özgürlüğün ve refahın üstüne inşa edilir.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: