Reklamlar

Homo sapiens neden ekolojik bir katile dönüştü? Para neden herkesin güvendiği tek şey? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? Güç elde etmekte böylesine yetenekli olan insanlar neden bu gücü mutluluğa dönüştürmekte başarısızlar? Geleceğin dini bilim mi? İnsanların miadı çoktan doldu mu? 100 bin yıl önce Yeryüzünde en az altı farklı insan türü vardı. Günümüzdeyse sadece Homo Sapiens var. Diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak? diye soruyor kitabın arkasında Yuval Noah Harari.

Yazar 1976 ‘da İsrail’de dünyaya geldi. 2002 yılında Oxford’da doktorasını yaptı. Lisans ve yüksek lisansını yaptığı Kudüs İbrani Üniversitesi’nin Tarih Bölümünde öğretim görevlisi olarak ders veren yazar, küçüklüğünden beri gerçekte neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Kim olduğumuz, bu dünyada ne yaptığımız, yaşamın ne demek olduğu gibi insanoğlunun en temel sorularını sorgulayarak gerçeğe ulaşmak için çaba sarf eden yazar, toplumun genel olarak kabul ettiği hiçbir şeye inanmak zorunda olmadığını belirtiyor.

21. yüzyılın insanları olarak hayatımızın kendi yaşantımızdan ibaret olmadığını bazı zamanlar unutuyoruz. Oysa ki dünya günümüzden daha zor dönemlerden de geçti. İşlerin oldukça kötüye gittiği bu karantina döneminde, ezbere dayalı tarih bilgimizin ötesinde kendi türümüzün geçmişine bakmak ufkumuzu genişletebilir ve belki de içine sıkıştığımız bu zor günlerden çıkış yolları bulabiliriz.

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, insan türünün kısa bir tarihi. Bu kitapta coğrafyanın konusu olan insan ve çevreyi ele alıyor. Başlangıçta, dünyadaki diğer hayvanlara bir üstünlüğü olmayan hayatta kalma mücadelesi veren sıradan bir tür olan insanın giderek her şeye egemen hale gelişini -hayvanlardan tanrılara- anlatılıyor. İnsanlığın özeti, insanların ilkel çağlarından tarım toplumuna geçişi, tarım toplumundan modern topluma geçişine, icat ettikleri kavramları anlatıyor. Örneğin insanların siyasi coğrafyanın da konusu olan devlet kavramının ortaya çıkışı, bu kavramın etkilerini derli toplu anlatıyor. Kitabın kaynakçasında da gördüğümüz gibi aslında bu kitap sayısız tarih ve coğrafya kitaplarının derli toplu anlatımı.

Yaklaşık 13,5 milyar yıl önce evren oluştu. Evreninin bu temel özelliklerine fizik, bunların ortaya çıkışından yaklaşık 300 bin yıl sonra madde ve enerji, atom adını verdiğimiz daha karmaşık yapılar olan molekülleri oluşturdu bu hikâyeye kimya, yaklaşık 3,8 milyar yıl önce, moleküller organizma adı verilen karmaşık yapılar oluşturdu. Organizmaların hikâyesine biyoloji, yaklaşık 70 bin yıl önce Homo Sapiens’e ait organizmalar kültürü oluşturdu buna tarih diyoruz diyor Noah Harari. Bense bunların hepsine coğrafya demeyi tercih ediyorum.

Tarihin akışını üç önemli devrim şekillendirdi. Yaklaşık 70 bin yıl önce başlayan Bilişsel Devrim, 12 bin yıl önce bunları hızlandıran Tarım Devrimi ve yalnızca 5 bin yıl önce başlayan Bilimsel Devrim.

BİLİŞSEL DEVRİM

Bu bölüm, 150 bin yıl önce Afrika’ya yerleşen Sapiens’in, dünyaya yayılıp en önemlisi Neondertal İnsan olmak üzere insan türlerini yok etme sürecini ele alıyor. Bu süreçte Sapiens’in, hem bilgi paylaşımına, hem de var olmayan şeyler (efsaneler, mitler, tanrılar) hakkında bilgi aktarmaya yarayan “kendine özgü” dilinin belirleyici olduğunu söylüyor. Sapiens’in kendine özgü bir dil, düşünme ve hayal etme becerisi geliştirmesi, tarihin akışını değiştiren aşamalardan ilki olması nedeniyle çok önemli.

Harari, insanların kalabalık gruplar halinde ve bir düzen içinde yaşayabilmesinin koşulunun; sözlü iletişim ve ortak bir mit yaratmaya bağlamıştır. Sapiens’in topluca bir arada bulunma dil becerisi (dedikodu yapabilme) ve hayal gücünden (kurgulama) yola çıkarak şu yorumu yapıyor; “Evrende hiçbir tanrı, millet, para, insan hakkı, yasa ve adalet insanların ortak hayal gücü dışında var olamaz.” Yani, kurguluyor ve kurguladığımız şeylere inanıyoruz. Yarattığımız, dinler, insan hakları, para, kapitalizm vb. mitler sayesinde, büyük ölçekli işbirlikleri oluşturabiliyoruz, hatta dünyayı yönetiyoruz. Hayvanların aksine Sapiens devlet, din, ticaret, para, şirketler gibi fikirlerin etrafında devasa toplumlar kurabilir hale gelmesi ve bu fikirler sayesinde insanlar kendi kültürlerini yaratmış olması ve gerçek anlamda insanlık tarihinin başlamasına yol açmıştır. Maalesef insanlığın bu dönüşümü diğer hayvanlar üzerinde yıkıcı etkiler yaratmıştır. Ateşi de keşfeden insanoğlu bu koordine saldırı sonrasında tüm hayvanlara taktiksel üstünlük sağlamıştır. Afrika Asya dan çıkan ilk insanlar ayak bastıkları her yerde yapıyı değiştirmiştir. Örneğin 45 bin yıl önce Avustralya’ya ayak basan insanoğlu buradaki canlıların %96’sını yok etmiştir. 16 bin yıl öce Amerika’ya ayak basan ilk insanlarda kuzey Amerika’da ki 47 büyük memeli cinsinden 34’ünü Güney Amerika’da 60 tan 50 sini yok etmişlerdir. Kılıç dişli kediler milyon yıl boyunca yaşadıktan sonra yok oldular, tıpkı dev tembel hayvanlar, aşırı büyük aslanlar, Amerika’nın yerli atları, develeri, dev kemirgenleri ve mamutları gibi.

TARIM DEVRİMİ

2,5 milyon yıl boyunca avcılık ve toplayıcılık yaparak yaşayan insan M.Ö. 9500-8500 yıllarında Türkiye, İran ve Akdeniz’in doğusundaki bölgede tepelik arazisinde, düşük bir hızda ve sınırlı bir coğrafi alanda yerleşik hayata geçişin başlangıcı olarak tarımla uğraşmaya başlamıştır. İlk yerleşim alanı olarak bu alanların seçilmesi insan yaşamı için en uygun coğrafi koşullara (iklim, su kaynakları, yeryüzü şekilleri gibi) sahip olmasındandır. Bizim sınırlarımız içinde yer alan Göbekli Tepe’de keşfedilen bu döneme ait tapınak avcı toplayıcı insanların dini inançları nedeniyle yerleşik hayata geçmiş olabileceklerine ve tarlalarının da bu anıtlara yakın olacak şekilde kurmuş olabileceklerini göstermektedir Buna göre ülkemizdeki şehirlerin temelleri dini inançlar şekillendirmiş olabilir.

Medeniyetin gelişiminde bir devrim olarak nitelenen bu adım tarihin en büyük aldatmacasıdır; “Bunun sorumlusu kimdi? Krallar da değil, rahipler ya da tüccarlar da. Suçlular, buğday pirinç ve patatesin de aralarında bulunduğu bir avuç bitki türüydü. Homo Sapiens bunları evcilleştireceğine, bunun tam tersi gerçekleşti.” “Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi.” “… İşte bu Tarım Devrimi’nin özüdür; daha çok sayıda insanı daha kötü koşullar altıda da olsa hayatta tutmak.” Yazar, muhteşem zihinsel beceri gerektiren avcılık- toplayıcılık devrinden sonra insan beyninin küçüldüğüne dair kanıtlar olduğunu; tarım ve sanayi nedeniyle insanların giderek, diğer insanların becerilerine güvenmeye başladığını ve bu durumun “embesiller için yeni fırsatlar” yarattığını söylüyor. Sıradan genlere sahip olanların kolayca hayatta kalabilmesi ve genlerini bir sonraki nesle aktarabilmesi, dünyanın geleceği açısından umut kırıcı. Daha kolay bir yaşam olan tarımsal hayata geçiş, nüfusun artmasından

sonra artık vazgeçilemez oldu. Tıpkı önceden lüks gelen şeylerin şuan hayatımızda vazgeçilmez ihtiyaçlarımız olması gibi. (Örneğin Netflix) Tarım devrimi belki de küreselleşmenin ilk adımıydı. Günümüzde Asyanın bir ucunda olan ülkeden çıkan hastalığın tüm dünyayı esir alması gibi, tarımla birlikte toplu yaşam hastalıklar için zemin oluşturmuştu.

“Özgürlük” “eşitlik” “insan hakları” dediğimiz şeylerin insanların hayallerinde yaşattıkları şeyler olduğunu; zaman ve mekâna göre değişebildiğini; nesnel bir geçerlilikleri olmadığını söylüyor Harari. Biyolojik açıdan bakıldığında insanların demokrasilerde özgür, diktatörlüklerde özgürlükten mahrum olduklarını söylemeyi anlamlı bulmuyor. İnsanları üst insanlar, sıradan insanlar ve köleler diye üç sınıfa ayıran; bu sınıflara ait kadınların hayatına farklı parasal değer biçen Hammurabi Kanunları da Amerika’nın Kuruluş Bildirgesi de, adalet ilkesiyle yönetilen müreffeh ve mutlu bir düzen hayal etmişlerdir, diyor. “Belirli bir düzene nesnel bir doğru olduğu için değil, buna inanmak etkili bir işbirliği yapmamızı ve daha iyi bir toplum kurmamızı sağlayacağı için inanıyoruz.” Yazara göre, bu kurgulamış düzenlerin sürdürülebilmesinin ön koşulu insanların buna inanmaya devam etmesi.

Harari, Tarım Devriminin bir başka sonucunu şöyle açıklıyor; “Tarihte farkı toplumlar farklı hiyerarşiler benimsediler. Günümüzde Amerikalılar için çok önemli olan ırk, sözgelimi ortaçağdaki Müslümanlar için görece önemsizdi. Kast, ortaçağda Hindistan’da bir ölüm kalım meselesiyken, modern Avrupa’da söz konusu bile değildir. Neredeyse bilinen tüm insan toplumlarının hepsinde önemli bir yere sahip olan ise cinsiyet hiyerarşisidir. İnsanlar her yerde kendilerini erkekler ve kadınlar olarak ayırdılar ve neredeyse her yerde erkekler daha iyi durumdaydı, en azından Tarım Devrimi’nden bu yana.” Kadınların bu konumu, bir ölçüde biyolojiden çoğunlukla da kültür denen şeyden kaynaklanıyor. Neyi biyolojinin, neyi kültürün belirlediğini tespit etmek kolay değildir, diyen yazar bunu anlamanın yolunun, “Biyoloji izin verir, kültür engeller” kuralını dikkate almakla mümkün olduğunu belirtiyor. “Biyoloji çok geniş yelpazedeki olasılıklara hoşgörüyle yaklaşır. İnsanları bazı olasılıkları fark etmeye zorlayıp diğerlerini yasaklayan kültürdür.”

Tarihi oluşturan sacayağının üçüncü ayağına geçmeden önce kitabında, insanoğlunu birleştiren yapay içgüdüler ağı olarak nitelendirdiği “kültür” konusuna genişçe bir bölüm ayırıyor. İnsan kültürü gerek dış gerekse iç dinamikler vasıtasıyla sürekli değişiyor. İmparatorluklar, ticaret ve din dünyanın tek ve büyük bir ülke haline gelmesinde belirleyici olurken; bu süreçte para, herkesin kabul ettiği bir değişim aracı olarak katalizör rolü oynuyor. Bu dinamiklerin kaçınılmaz sonucu olan küreselleşmeyle, tüm insanlar aynı jeopolitik sistemin, aynı ekonomik sistemin, ayı hukuki sistemin ve aynı bilimsel sistemin bir parçası haline geliyor. Harari’ye göre, küresel topluma geçiş, kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır, ancak içinde bulunduğumuz küresel toplumun bugünkü gibi olması gerekmiyor. Bu, tarihin ilerleyişindeki beklenmedik seçim ve olaylarla açıklanabilecek bir durum.

BİLİMSEL DEVRİM

İnsanoğlu M.S. 1500lü yıllarda gezegen tarihinde görülmemiş bir değişiklik başlattı bu değişimin adı bilimsel devrimdi. Bu döneme kadar çoğu kültür ilerlemeye inanmıyordu. En güzel çağların geçmişte kaldığı dünyanın sabit olduğu hata kötüye gittiği düşünülüyordu. Bilimsel devrimle birlikte insanlık üç önemli konuda geçmişten ayrıldı. Bunlardan ilki insanoğlunun cehaleti kabullenmesiydi. Bu dönem öncesinde toplumun önde gelenleri dünyayla ilgili önemli olan her şeyin mutlak suretle bildiklerini iddia ediyorlardı. Bundan sonra ise artık hiçbir gerçeklik kesin değildi. Her konuda yeni bir bakış açısı söz konusu olabilirdi. İkincisi Gözlemlere ve bunun ardında yatan matematiğe önem verilmesiydi üçüncüsü ise bilimsel teorilerin teknolojiye dönüşümü diyor Harari. Bilimsel devrim coğrafi keşiflerle Asya’nın devlerinden değil de kimsenin önemsemediği Avrupa ülkelerinden çıkmasıyla başlamış.

Avrupalıların egemen güç haline gelmesinde yeni yerlerin keşfinin yanı sıra bilimsel gelişmelere önem vermeleri de etkiliydi. Emperyalist yayılmacı politikalarının yan ürünü olarak çok farklı bilim disiplinleri geliştirdiler. Yaptıkları keşiflerin büyük bir kısmında bilim insanlarını da dahil ettiler. Denizcilerinin (coğrafyacıların), bilim insanlarının keşfedecekleri yeni bilgi ve yerlerin onları dünyanın efendisi yapacağını inandıkları bir ortam yaratmışlardı. Avrupalıların öne çıkmasında ayrıca kapitalist düzene geçmeleri de etkiliydi.

Bilimsel devrim sayesinde, dünya nüfusu, mal-hizmet-enerji üretimi ve tüketimi, son 500 yıldan bu yana daha önceki miyarlarca yıla kıyasla olağanüstü bir artış gösterirken, insanoğlu 1945’te patlattığı ilk atom bombasıyla kendi neslini yok edebilme ve tarihin akışını değiştirebilme gücüne sahip oluyor.

Bu gelişmenin öncesine ve nedenlerine yönelen Harari, bilimin ve sanayiin gelişmesinde, Avrupa imparatorluklarının giriştiği, emperyalist savaşların ve savunma çabalarının, askeri ihtiyaçların çok önemli bir payı olduğunu belirtiyor. Son 500 yılda, bilim bu imparatorluklar ve sermaye arasında giderek gelişen, ideolojin desteğindeki geri besleme döngüsünün tarihin motoru olduğunu; bilim, sanayi ve askeri teknolojinin birbirine sıkıca bağlanmasını ise kapitalist sistem sayesinde gerçekleştiğini söylüyor. Avrupa, geliştirdiği iki potansiyel; modern bilim ve kapitalizm sayesinde, erken modern çağda dünyada mevcut diğer imparatorluklara kıyasla öne geçmeyi başarıyor. “Avrupa emperyalizmi dünyadaki diğer emperyal projelerden tamamen farklıydı. Daha önceki imparatorluklar dünyayı zaten anladıklarını düşünüyorlar ve fetihleri sadece kendi görüşlerini yaymak için gerçekleştiriyorlardı. Örneğin Araplar Mısır’ı, İspanya’yı ve Hindistan’ı bilmedikleri bir şey bulmak için fethetmediler. Romalılar, Moğollar ve Aztekler, yeni toprakları güç ve zenginlik için, büyük bir hırsla fethettiler, ama bilgi için değil. Buna karşın, Avrupalı emperyalistler yeni topraklar yanında yeni bilgiler edinmek amacını da güderek, uzak topraklara yelken açtılar.”

Atom bombasının kullanımından sonraki dönemde insanlığı makul görece sayıda savaş ve soykırıma tanıklık etmiş olmasından hareketle, bu dönemin insanlık tarihinin açık arayla en barışçıl; aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasi değişimlerin en hızı yaşandığı dönemi olduğunu söyleyen yazarın “Tarih tektonik tabakaları baş döndürücü bir hızla hareket ediyor ama volkanlar büyük ölçüde sessiz. Yeni esnek düzen, şiddetli çatışmalara gerek kalmadan da radikal yapısal değişiklikleri sınırlamayı, hatta başlatmayı başarabiliyor görünmektedir.” “Artık durum farklı çünkü gerçek barış sadece savaş olmaması değil savaşın mantıkdışı hale gelmiş olmasıdır.” şeklindeki sözleri, Ortadoğu’nun içinde bulunduğu çözümsüz durum ve uluslararası terörün ulaşmış olduğu boyutlar dikkate alındığında oldukça iyimser görünüyor. Bu tablo, radikal değişiklikleri sınırlamayı ve başlatmayı başarabildiği öne sürülen “yeni düzen”in istemli faaliyetlerinin bir sonucuysa, geleceğimiz için kaygılanmamak mümkün mü?

Mevcut düzenin göreli barışçıl devam etmesinin nedenini araştıran akademisyenler dört etkenin belirleyici olduğunda görüş birliğine varmış; atom bombasının caydırıcı etkisi, savaşın maliyetinin olağanüstü artarken faydasının azalması; savaşın daha az kârlı ve barışın daha kazançlı hale gelmiş olması ve dünyanın artık barışsever seçkinler tarafından domine ediliyor olması. “Nobel Barış Ödülü aslında atom bombasının mimarı Robert Oppenheimer ve arkadaşlarına verilmeli, çünkü nükleer silahlar süper güçler arasındaki olası bir savaşı kolektif bir intihara dönüştürerek silahlama yoluyla dünya üzerinde hâkimiyet kurmayı imkânsız hale getirdi.” diyen Harari’nin bu yargıyı desteklerken, dünyada, ses sınırını aşan savaş uçakları, insansız hava araçları, aklın almayacağı vahşette yok etme kapasitesine sahip bomba çeşitleri, kimyasal/biyolojik her türlü silahlar üreten dev boyutlarda bir modern savaş sanayine sahip ABD’nin dünya hâkimiyetini nereye koyduğu sorusu geliyor akla.

Bu bölümün sonunda, tarihin; hele de pozitif bilimlerin pek dikkate almadığı ilginç bir başlık açmış Harari; mutluluk. Ekonomik büyüme, insanların giderek artan güç ve becerisi onları daha mutlu kıldı mı? Cevap, olumsuz… Olumsuz, çünkü mutluluk büyük ölçüde beklentilere bağlı. Beklentiler ise koşullara uyum sağlar. Koşullar düzeldikçe de beklentiyi yükseltiriz. Zaten mutluluğun bir tanımını yapmak da kolay değil. “Mutluluğun genel kabul gören tanımı, “öznel iyi olma hali” dir. Bu görüşe göre mutluluk, insanın kendi içinde hissettiği şeydir; ya o anda hissedilen bir haz veya hayatın akışıyla ilgili uzun dönemli bir memnuniyet.”

Evrim bizi ne mutlu ne de mutsuz olacak şekillendirmiştir diyen yazarın kimyasal ve biyolojik mutlulukla ilgili, bir edebiyatçıyı aratmayan anlatımları hepimizin ilgisini çekecek türden; “…. uzun vadede mutlak ve anlamsız bir unutuluştan başka bir beklentisi olmayan modern seküler insan…”(sf.382) “Bu yüzden insanların yaşamlarına atfettiği herhangi bir anlam sadece sanrıdan ibarettir.”(sf.382) “Kişisel hikâyelerimiz etrafımızdakilerin hikayeleriyle uyumlu olduğu sürece hayatın anlamlı olduğunu öne sürebilir ve bu bilinçle mutlu olabiliriz.” “ … Bu aslında üzücü bir sonuç; mutluluk gerçekten kedi kendini kandırmaya mı bağlıdır?”(sf.383)

Mutluluğun ya da mutlu olma halinin göreli olduğu bu şekilde ortaya konulunca, kitabın ilk bölümlerinde, avcı-toplayıcı toplulukların tarihin en mutlu topluluğu olduğu çıkarsamasının bilimselliği de sorgulanır hale geliyor. “Mutluluk” konusu mademki böyle bir şeydir, Harrari’nin Tarımsal Devrim’i, mutsuzluk getiren bir kaza yerine, Sapiens’in evrim yolculuğunda somut yaşam ve çevre koşularının dayattığı bir zorunluluk olarak nitelemesi daha uygun olurdu.

Kitabı, 21. yüzyılın şafağında Sapiens’in biyolojik olarak belirlenmiş sınırların dışına çıkma aşamasına geldiğini (Gılgamış Efsanesi), doğal seçilim yasalarını kaldırarak bunun yerine kendi akıllı tasarımını koyduğunu söyleyerek ve bu konudaki bilimsel gelişmeleri aktararak tamamlıyor. Yayımcı kapağa, “Hayvanlardan Tanrılara” ibaresini bu nedenle eklemiş olsa gerek. Son cümle çok çarpıcı; “Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?“(syf.408)

Sapiens’te birçok fikre katılmama rağmen tarım devriminde insanoğlunun avcı toplayıcı hayata göre daha uzun çalışılıyor fikrini benimseyemedim. Önemli olan çalışma saatlerinin süresi midir, niteliği mi? Masa başında 12 saat mi, avcılık yaparak 5 saat mi? gibi sorular geliyor aklıma. Kapağını kapattığında, eksiğine, fazlasına, eleştirilecek yönlerine rağmen bu kitaptan çok şey öğrendiğini düşünüyor insan. Önyargılarımızı ve kibirlerimizi bir kenara koyup, sapiensin geçmişten günümüze yolculuğunu merak eden herkesin bu kitabı okuması gerektiğini düşünüyorum.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: