Reklamlar

Kitabın yazarı Bekir B. ÖZİPEK siyaset bilimi profesörü, akademisyen, yazar. Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümünü bitirmiş, yüksek lisansını aynı üniversitede, doktorasını ise Ankara Üniversitesinde tamamlamıştır. Halen İstanbul Ticaret Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi olan Prof. Dr. Özipek, ağırlıklı olarak çağdaş siyasi teoriler, insan hakları ve ifade özgürlüğü, akademik özgürlük ve azınlık hakları alanlarında çalışmalar yapıyor. Türkiye’de muhafazakârlıkla ilgili ilk kapsamlı akademik çalışmayı yapanlardan biridir, telif ve çevirileri ayrıca editörlüğünü yaptığı yayınları vardır.

Muhafazakârlık, kendisinden sıkça söz edilen, övülen veya yerilen ama yeterince tanınmayan bir düşünce geleneği ve bir siyasi ideoloji. Kavrama ilişkin bu genel bilgisizlik durumu, kolaylıkla onun değişime karşı olmakla özdeşleştirilmesine veya “tutuculuk” olarak damgalanıp mahkûm edilmesine neden oluyor. Oysa muhafazakârlık, Batı tarihinde zengin bir felsefi mirasın taşıyıcısı olan ciddi bir düşünce geleneğini, modern zamanların hem bir parçası, hem de muhalifi olan kapsamlı bir doktrini ve içinde yaşadığımız tarih dönemine liberalizm ve sosyalizmle birlikte damgasını vuran bir siyasi ideolojiyi ifade ediyor. Bu çalışma, muhafazakâr siyasi ideolojinin dünyanın çeşitli ülkelerinde aldığı farklı görünümlerin ardındaki ortak felsefi ve epistemolojik köklere ışık tutuyor; onun ana omurgasını akıl, toplum ve siyasete ilişkin temel kabulleri üzerinden anlatıyor. Bütün çağdaş düşünceler gibi muhafazakârlığı da doğru bir şekilde anlamak ve doğrusunu öğrenmek için on dokuzuncu yüzyıla, Ortaçağa ve hatta Antik yunana kadar gitmek mümkündür. Klasik ve Liberal olmak üzere iki başlıktan oluşur. Günümüzü düşünerek size bu kavramı şöyle açabilirim, klasik muhafazakârlık; dayanışmacı ve cemaatçiyken liberal muhafazakârlık bireysel özgürlüğü, bireysel mülkiyeti, kişisel serbestliği savunmaktadır.

İkinci bölümde muhafazakârlığın siyaset felsefesindeki yeri üzerinde duruluyor. Bir taraftan aile, birey ve toplum, mülkiyet ve devlet gibi muhafazakârlığın en fazla hissedildiği yerler üzerinde ayrıntılı durulurmuştur. Diğer taraftan liberal teoriyle muhafazakârlık karşılaştırılarak benzer ve farklı yönleri, bu benzerlik ve farklılıkların temel ele alarak kurumlar, din, gelenek, semboller ve ön yargı gibi kavramların işlenişinin ardından muhafazakârlık düşünce olarak daha da belirginleştirilmektedir. En son demokrasi, otorite, özgürlük sorunları üzerinden yapılan analizlerde muhafazakârlığa bir eleştiri sunmaktadır.

Akıl, toplum ve siyaset anlayışlarının birbirinden bağımsız okunamadığı ve birbirini besleyen kategoriler olarak ortaya konduğu çalışma, muhafazakârlığın pratik görünümlerine bakarak onun tutarlı olmayan bir ideoloji olduğu iddialarına karşı da güçlü bir cevap niteliğinde. Yazar kitap boyunca izini sürdüğü birey, toplum, din, siyaset, özgürlük, demokrasi, düzen ve otorite gibi sosyal ve siyasal teorinin temel kategorileri ve aydınlanmacı akılcılık ile onun yıkıcı etkisi karşısında yaratılan düşünce biçimleri arasındaki gerilimli ilişkiyi okurken, muhafazakârlığın holistik bakışından doğan tutarlılık her seferinde kendini daha açık ortaya koyuyor. Buna göre tarih, devrim karşıtlığı, gelenek, önyargı kavramları bu bütünün birer parçası olarak karşımıza çıkıyor. Değişim pratiğinin kaçınılmaz olarak önümüze çıkardığı, bireyin toplumun ürettiği kurumlarla, devletle ilişkisi, piyasa-üretim ilişkileri, düzen ve otorite ile özgürlük problemleri yine aydınlanmacı rasyonalizm karşısında muhafazakârlığın sunduğu akıl, toplum, siyaset kavrayışları üzerinden analiz edilmekte. Özgürlük ve otoriteyi yasalara bağlayan, devleti sınırlı bir etkinlik alanında, sivil toplum alanına müdahale edemeyecek biçimde konumlandıran muhafazakâr ideolojinin liberalizmle, postmodernist söylemlerle zaman zaman çakışan, zaman zaman çatışan iddialarıyla girdiği aşk-nefret ilişkisinin de tahlil edildiği çalışmada yapılan bu analizler doğrultusunda yanlış bildiğimiz bir kelimenin aslında ne olduğunu öğreniyoruz. Muhafazakârlığın derinine indiğimiz zaman en temelde aydınlanma aklı vardır. Başta Kant olmak üzere, hemen bütün Aydınlanma düşünürleri, gerçek aydınlanmanın, bireysel, sosyal ve politik hayatın problemlerine, dinin ve imanın sınırlarına müracaat etmeden, aklı ve felsefi yöntemleri kullanarak çözüm üretmekle mümkün olabileceğini, böylece mistisizmin karanlığı ve dogmatizmin yanlış ve koyu ışığının tersine, aklın ışığına yönelinebileceğini söylerler. Muhafazakâr düşüncenin vurguladığı doğal düzen, kendiliğindenlik, evrim ve organizmacı toplum anlayışı onun radikal değişimlere ne kadar keskin olduğunu gösterir işte devrim karşıtlığı da buradan gelir. Muhafazakâr düşüncede toplum çoğu zaman organik bir varlık olarak kavranır. Bu çerçevede gelenek bireyin toplumdan bağımsızlığını kabul etmeyen bir toplum tasavvuruyla doğrudan doğruya ilişkilidir. Organik toplum tasavvuru açısından, bireyler toplumun dışında var olamazlar, onların topluma ait olmaktan başka çareleri yoktur. Bundan dolayı, özgürlük de negatif bir şey olmaktan çok, toplumu bir arada tutan toplumsal ödev ve yükümlülüklerin bireyler tarafından gönüllü olarak kabul edilmesidir. Bundan dolayı, ayrıca, siyasî otoritenin meşruluğu da bireysel tercihlerden türemez; otoritenin temeli toplumun kendine özgü geleneğidir.

Kitabın sonlarına doğru gelindiğinde neo-muhafazakârlıktan bahsetmektedir ve en çok buna bir cevap aranmaktadır. Başka çalışmalardan da okuduğum bilgiler üzerine neo-muhafazakârlık daha çok Amerikan doktrini gibi anlatılmaktadır Çünkü her şeyden önce, neo-muhafazakârlık klâsik muhafazakâr doktrinle ilgili olmaktan çok, Amerika’nın bugünkü durumunun ideolojiyi eştirilmesiyle ilgilidir. Bu ideolojinin özünü, bugünkü Amerikan siyasî kurumlarında somutlaşan şekliyle Amerikan değerlerinin insanlığın nihaî-evrensel durağı olduğu düşüncesi meydana getirmektedir. Amerikan yöneticilerine kuvvet yoluyla demokrasi ihracını böylesine normal gösteren de budur. Amerika’da neo-muhafazakârlık, esas itibariyle “soğuk savaş” döneminin anti-komünizm atmosferinde ve muhafazakârlığın geleneksel değerlerinden bir ölçüde kopuk bir şekilde ortaya çıkmıştır. Geleneksel Amerikan muhafazakârlığı, muhafazakâr doktrinin ana değerlerini (insan tabiatı hakkında kötümserlik, devletin bireysel iradelerden türemediği anlayışı, ara kurumların önemi, düzen vurgusu, erdemin teşvikinin devletin görevi olduğu düşüncesi gibi) esas itibariyle paylaşmakla beraber, o özünde dış politikada arınmadan yana olan, federal devlet karşısında eyalet haklarını vurgulayan ve refah devletine eleştirel bakan bir muhafazakârlıktır. Nitekim Amerikan muhafazakârlığı içinde bu geleneksel çizgiyi koruyan ve kendilerine Paleomuhafazakârların da denen grup neo-muhafazakâr politikalara karşıdır. Paleomuhafazakârların karakteristik yanı baştan beri muhafazakâr gelenek içinde yer almaları ve sağ-kanat olarak gördükleri neo-muhafazakârlara karşı olmalarıdır. Onların neo-muhafazakârlara karşı olmalarının temel sebebi, bu yeni grubun müdahaleci, hatta saldırganlık içinde olmasıdır. Bütün bu tartışmaların ötesinde daha kesin görünen bir olgu var ki, günümüz siyasi gelişmeleri artık klasik siyasi yelpazenin sınırlarını zorlayarak yeni yaklaşımlar, yeni düzenler aramaktadır. Kitabı bitirdikten sonra muhafazakârlık sadece dinci ya da geri düşünen demek değilmiş bizim ülkemize geldiği zaman kelime biraz değişmiş ve hepimiz bir yanlış üzerinden gitmişiz bunu öğreniyorsunuz.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: